Red Purple Black

Prof. Dr. Mehmet Erkal-Fıkhın Kısa Tarihçesi

Fıkhın Kısa Tarihçesi

Fıkıh ve Fıkıh Usulü ve Fıkıh sistematiği hakkında önceki yazımızda yapmış olduğumuz açıklamalardan sonra, fıkhın ilk devirden itibaren geçirdiği devreleri, doğuş ve gelişmesini özetlemek ve konuyu, müctehid imamlara getirmek istiyoruz. Bu arada, yeri geldikçe, bazı fıkıh ıstılahlarını açıklama fırsatı bulacak ve dolayısıyla fıkıh ve fıkıh eserlerini daha yakından tanımış olacağız.

A. Hz. Peygamber Devrinde Fıkıh

Hz. Peygamber devri fıkhın en önemli devresidir. Çünkü bu devrede fıkhın iki asıl kaynağı olan “KİTAP” ve “SÜNNET” tamamlanmış, Hz. Peygamber kendisine vahyolunan hükümleri insanlara duyurmuştur. Bu devirde hükümler iki şekilde ortaya çıkmıştır:

1.Olaylar vuku bulur, veya müslümanlar bazı problemlerle karşılaşır, Hz. Peygambere bunların hükümlerini açıklayan âyet veya âyetler indirilir, bazan hüküm mana olarak Hz. Peygambere bildirilir, O da kendi ifadesi ile bunu açıklardı. Bazan da Hz. Peygamber konu ile ilgili içtihadda bulunurdu.

2.Herhangi bir olay ve soru sorulmadan da hükümler konurdu. Şâri (hükümleri koyan) müslümanların ihtiyaç duyacağı hükümleri, zamanı geldikçe vazederdi.

Hükümler konulurken aşağıdaki esasların gözetildiğine şahid oluyoruz:

1.Ahkam âyetleri bir defada indirilmediği gibi, hükümleri bildiren hadisler de bir defada vârid olmamıştır. Mükelleflerin, hükümlerin manalarını kavrayabilmeleri, sebeblerini ve gayelerini anlayabilmeleri için tedric metodu takip edilmiş ve hükümler yaklaşık 23 senelik müddet içinde yavaş yavaş konmuştur.

2.Bu devirde ve daha sonraki devirlerde, İslâm Hukukunun ayrılmaz bir vasfı olan, güçlüğün kaldırılması, kolaylaştırma prensibi hüküm koymada esas alınmıştır. Kur’an’da, Allah’ın kullarına kolaylık ve hafiflik dilediğini beyan eden pek çok âyet vardır. Hz. Peygamber de “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin... (Buhârî, Meğânî, 60) buyurmuştur.

3.Nesih: Önceki hükmün sonraki bir hükümle kaldırılması manasına gelen nesh Hz. Peygamber devrine ait bir özelliktir. Sebebi müslümanlardan zorluğun kaldırılması, hüküm konulurken tedric yolunun tutulmasıdır.

Hz. Peygamber devrinde fıkhî hükümlerin kaynağı Kitap (Kur’an) ve Sünnettir. Kur’an’da (500) kadar hükümle ilgili âyet vardır. Ahkâm âyetleri nâzil olmadığı zamanlarda Hz. Peygamber de hüküm koyuyordu. O, bazan Kur’an’ın koymuş olduğu hükümleri teyid eden hadisler buyuruyor, bazan Kur’an’ın mücmel (kapalı) temas ettiği konuları açıklıyor bazan da Kur’an’ın hüküm koymadığı yerlerde hüküm koyuyordu. Ayrıca Hz. Peygamber ashabını ictihada da teşvik etmiş ve onlara ictihadı da öğretmiştir.

B. Ashâb Devrinde Fıkıh

Hz. Peygamberin vefatından sonra sahabe pek çok yeni olaylarla karşılaşmış, fetihlerin sonucu olarak birbirinden çok farklı kültür, örf ve medeniyetlerle yüz yüze gelmiştir. Bütün bunlar yeni yeni meseleler ortaya çıkarmıştır ki bunların hükümlerinin bilinmesi gerekiyordu.

Bir hadise ortaya çıkınca sahabe fakihleri onun hükmünü Kur’an’da arar, bulurlarsa alırlar, bulamazlarsa bu konuda Hz. Peygamberden bir hadis vârid olup olmadığını araştırırlardı. O mesele hakkında hadis varsa meseleye hadisin hükmünü uygularlardı. Hadisde de aradıkları meselenin çözümünü bulamazlarsa ictihad ederek hükme varırlardı

 Onlar Rey ile ictihadda bulunduktan sonra “bu benim reyimdir, doğru ise Allah’tandır, hata ise bendendir” derlerdi.

Sahabe ıstılahında “Rey” kitap ve sünnette yeni bir hadisenin açık hükmü bulunamayınca, genel fıkıh kaideleri, umumî prensipler ve dinin ruhundan hareketle varılan hüküm demekti. İctihadın bir nevi olan “Rey” daha sonraki devirlerde –ıstılah olarak ortaya çıkacak olan– kıyas, istihsan, ıstıslah, mesalih-i mürsele, sedd-i zerâi gibi İslâm hukukunun kaynakları olan bütün delilleri ifade ediyordu.

Hulefâi Râşidînden her biri kendilerine bir mesele getirilince genellikle ŞÛR (Danışma meclisi) yı toplar, meseleyi onlara arzeder ve meselenin hükmünün ne olabileceği tartışılırdı. Eğer arzedilen meselenin hükmünde görüş birliği sağlanırsa “İCM” vuku bulurdu. Böylece Hz. Peygamber devrinde “Kitap” ve Sünnet” olan İslâm Hukukunun iki kaynağına, sahabe devrinde “Rey” ve “icmâ” olmak üzere iki kaynak daha katılmıştır.

“İCM” lugatte azm, kasd ve ittifak manasına gelir.Terim manası ise:" Hz. Peygamberin vefatından sonra herhangi bir asırda İslâm müctehidlerinin amelî bir meselenin şer’î hükmü üzerinde görüş birliğine varmalarıdır” şeklinde tarif edilir.

Müctehidlerin ictihadlarında, ihtilaf da ittifak da olması tabiidir. İşte Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir sahabe müctehidinin “Rey” ile vardığı bir hükümde diğer sahabîler de birleşmişlerse bu hükümde icma vaki olmuş ve artık o hüküm bağlayıcı vasfına sahip olmuştur. Böyle icmâ ile hükme varıldığı gibi, ferdî ictihadlarda da bulunuluyordu. Sahabeden birinin “Rey”e başvurarak vardığı hüküm, üzerinde icmâ vuku bulmamışsa, diğerlerini bağlayıcı değildi. Sahabe ictihad yoluyla elde ettikleri hükümleri kesin telakki etmiyordu. Onları Kitap ve Sünnete dayanan hükümlerden ayırıyorlardı. Bu devirde farklı fıkhî görüşler, az da olsa, ortaya çıkıyordu. Bu farklı görüşlerin ortaya çıkmasının sebeplerini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

1.Kur’an’ı Kerim ile sahih sünnetin açık olarak ifade ettiği bir hüküm üzerinde müslümanların farklı görüş ve inanışlara sahip bulunmaları caiz ve mümkün değildir. Ancak bazı nassların farklı anlaşılması, nassların temas etmediği konularda hükme varma işi beşerîdir, ictihada dayanır. Bu itibarla Fakih sahabîler de nassları anlama ve tefsir etmekte birbirinden farklı görüş ve rey ileri sürmüşlerdir. Mesela “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üc kur‘ beklerler” (Bakara, 228) âyetinde geçen kurû kelimesi müşterek yani iki manaya gelen kelimelerdendir. Bunu İbn Mesud hayız, Zeyd b. Sabit ise Tuhûr (temizlik müddeti) olarak anlamışlardır.

2.Sünnet Hz. Peygamber devrinde tedvin edilmediği ve bütünüyle ezberlenmediği için ashâbın sünnet bilgileri birbirinden farklı idi. Zira onlardan bir kısmı Hz. Peygamberin yanında çok bulunuyor, bir kısmı ise, işi icabı, az bulunuyordu. Bazısı da hadisin râvisinin zabt sıfatından mahrum olduğunu kabul ettiğinden dolayı onun rivayeti ile amel etmiyordu. Mesela İbn Abbas, kocası ölen hamile kadının iddetinin en çok iki yıl olduğunu kabul etmiş, çünkü kendisine böyle kadının iddetinin doğumla sona ereceğine ait hadis ulaşmamıştı. Hz. Ömer Fatıma binti Kays’ın “Kocam beni üc talak ile boşadı. Hz. Peygamber bana nafaka ve süknâ takdir etmedi” diye rivayet ettiği hadisle amel etmemiş, bu kadının hadisi zapt edebilmesinden duyduğu endişeyi belirtmiştir.

3.Sahabe, hakkında açık nass bulunmayan meselelerin hükmünde farklı neticelere varmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir devlet gelirlerini dağıtırken eşitlik esasına uymuş ve bunları eşit paylarla dağıtmıştır. Hz. Ömer ise İslâma girişlerindeki önceliğe, Hz. Peygambere yakınlığa göre dağıtımda bulunmuştur.

Yukarıda zikrettiğimiz ve zorunlu olarak ortaya çıkan bu ihtilaf sebeb ve şekilleri daha sonraki devirlerde de genişleyerek devam edecek ve önce fıkıh medreselerinin(ekollerinin,) sonra da fıkıh mezheplerinin doğmasında önemli rol oynayacaktır.

C. Tâbiûn Devrinde Fıkıh

Tâbiûn fakihleri de hüküm isitnbatında (Çıkarmada) sahabe fakihlerinin yolunda yürüdüler. Çünkü onlar fıkıh ve hüküm çıkarma metodlarını sahabeden öğrenmişlerdi. Şu kadar var ki bu devirde fakihler İslâm ülkelerine dağılmışlar, hadis rivayetleri artmış, hâriciler gibi siyasi gruplar ortaya çıkmış, İslâm ülkelerinin genişlemesi nisbetinde farklı olaylar ve sorunlar çoğalmıştır.

Bu devirde hadiselerin ve bunlara bağlı cevap isteyen soruların artması sebebiyle fıkhın şumulü de genişlemiştir. Buna İslâm ülkelerinin genişlemesi nisbetinde farklı örf ve âdetlerin, farklı sosyal, kültürel ve ekonomik yapıların ortaya çıkardığı çok farklı fıkhî meseleleri de ilâve etmeliyiz. Tâbiûn fakihleri İslâm merkezlerine yayılmış, oralarda talebelere fıkıh dersleri veriyor, halkın suallerini cevaplandırıyor, görüş beyanında bulunuyorlardı. Şüphesiz ki her tâbiî fakihi nassları anlama ve yorumlamada aynı seviyede değildi. Fakihlerin yerleştikleri ülkelerin örf, âdet ictimaî ve iktisadi durumları da onlara etki ediyordu. İşte bütün bunlar farklı ictihadların ortaya çıkmasına sebeb oluyordu.

Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonlarına doğru bir kısım sahabe İslâm Ülkelerinin merkezlerine dağılmışlar oralarda tedrise başlamışlardı. Bu merkezlerden en meşhurları Kufe (Irak) ve Medine (Hicaz) idi. İslâmı öğrenmek isteyen tâbiûn âlimleri de genellikle hicaz veya Irak’ta toplanmışlardı. Böylece iki farklı mekanda ve ayrı üstadlara dayalı iki ilmî grup teşekkül etmiş oldu. Bunlardan birincisi merkezi Medine olan “Hicaz medresesi” ikincisi de Kufe merkezli “Irak medresesi” idi.

Bu iki medreseden birincisinin (Hicaz Medresesinin) sahabeden üstadları: Hz. Ömer, Hz. Âişe, Abdullah b. Abbas ve Zeyd b. Sâbit’tir. Bunlardan Zeyd b. Sâbit Medine’de, İbn Abbas da Mekke’de din ilimlerinin neşrinde büyük rol oynamışlardır. Zeyd b. Sâbit, Hz. Ömer’in daha sonra Kufe’ye gönderdiği Abdullah b. Mesud ile beraber Hz. Ömer’in âdeta müşaviri idiler ve Hz. Peygamberden bir şey duymadıkları konularda beraberce karar verirlerdi. İşte bu sahabî üstadlarının Medine’de yetiştirdiği tâbîun âlimleri Hicaz Medresesini temsil etmişlerdir.

Irak medresesinin üstad olarak tanıdığı sahabe âlimleri ise: Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Mesud’dur. Hz. Ömer’in Irak medresesine tesiri dolaylı olmuştur. O hemen hiçbir meselede kendisi ile farklı görüş beyan etmeyen İbn Mesud’u Kufe’ye göndermiş, Hz. Ali ise, kısa bir müddet içinde de olsa, Kufe’de bulunmuştur. Bu sahabe de Kufe’de Alkama b. Kays, Esved b. Yezid, Mesruk b. Ecda, İbrahim en-Nehaî gibi tâbiûn fakihlerini yetiştirmişlerdir.

Emevilerin sonu ile Abbasilerin başlangıcında Hicâz medresesinden “Ehlü’l-hadis”, Irak medresesinden de “Ehlü’r-rey” diye bahsedilecektir. Bu iki ekol arasında, üstad ve muhit farklılığından dolayı, hüküm isitnbatında bazı prensip farkları bulunmasına rağmen, her iki ekol de hüküm çıkarmada Kitap, Sünnet ve Sahabe İcmaına istinad etmişlerdir.

Bilindiği gibi Hicaz bölgesi İslâmın doğuş yeridir. Buranın merkezi Medine’de Hz. Peygamber 10 sene yaşamış ve İslâm burada teşekkül etmiştir. Bu itibarla hadis ve eser bu bölgede çoktur. Bunun yanında Medine çeşitli kültürlerin kaynaştığı yer değildir ve farklı hadiseler de azdır. Medine âlimleri bir olay vuku bulduğunda onun cevabını hadislerde, çoğunlukla, buluyorlar ve ancak zaruret halinde ictihada başvuruyorlardı. Hayatın yeknesaklığı, olayların azlığı onları çok ictihadda bulunmamaya sevketmiştir. Bulundukları muhitte hadisin bolluğu ve râvilerinin herkes tarafından bilinir olması da hadis kabulünde çok sıkı şartlar ileri sürmemeleri neticesini doğurmuştur. İşte bu sebeplerle Medine medresesi fakihlerine “Ehlü’l-hadis” denmiştir. Hz. Peygamberin vefatından sonra meydana gelen çeşitli olayların fıkhî hükümleri sahabe otoriteleri tarafından ortaya konmuştu. Tabiûn ve onları takip eden nesil zamanında meydana gelen hadiseler ise nassların ışığında çözüme ulaştırılıyordu. Medineli fakihler olay vuku bulmadan yani nazarî olarak hüküm vermiyorlardı. Bu itibarla, aralarında bulunan Rabitatü’r-Rey gibi reyi çokça kullananlar hariç, ictihada fazla zaruret duymuyorlardı. Onlar daha çok hadislerin, sahabe ve tâbiûn fetvalarının toplanması ve hıfzına büyük mesâi harcıyorlardı.

Iraklı fakihlere gelince onlar hadisin kaynağı olan Hicaz bölgesinden uzak idi. Ayrıca bulundukları muhit çeşitli kültürlerin kaynaştığı, siyasi ve itikadi fırkaların mücadelesine sahne olan bir muhit idi. Bu sebeple onlar pek çok ve farklı olayların yanında –Hicazlılara göre– az hadise sahip idiler. Bu itibarla onlar nassların teşri gayeleri ve illetleri üzerinde fikir yürütüp olaylara ictihadla cevap verme zarureti duydular. Hadisleri kabulde sıkı şartlar ileri sürdüler. Zira o bölgede hadisin kuvvetlisini, sahihini zayıfından ayırmaya çok daha fazla ihtiyaç vardı. Çünkü o bölgede siyasî, itikadî vb. sebeplerle bazı kötü niyetli kişiler tarafından mevzu hadisler ileri sürülmüştü. Bölgenin karmaşık sosyal hayatı, örf ve âdetleri çok farklı olayların ortaya çıkmasına sebep oluyor, bu da reye dayanan ictihadı gerekli kılıyordu. Bu itibarla onlara da “Ehlü’r-rey” deniliyordu.

Burada şu hususu önemle belirtmeliyiz ki, içlerinden müctehid imamların, mezhep imamlarının çıkacağı Irak ve Hicaz medreseleri veya yukarıdaki isimleriyle ehlü’l-hadis ve ehlü’r-rey mensupları fakih sahabenin öğrencileridir. Her iki taraf da çözümü istenen bir meselede önce Kitap, sonra Sünnete başvurmuş, bu iki asıl kaynakta bulamadıkları meselelerin çözümünü üstadları olan sahabenin fetvâlarında aramışlardır. Orada da bulamamışlarsa ictihadla meseleyi çözüme ulaştırmışlardır. Ancak Iraklı fakihler, yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı ictihada fazlaca müracaat ederken, Hicazlılar daha az ictihadda bulunmuşlardır.

Müctehid imamların bulunduğu bu devirde, önceki devirlerde olduğu gibi tam bir fikir ve ictihad hürriyeti vardı. İlmî kudreti olanlar ictihad ediyor, ilmi kudreti ictihad için kafi gelmeyenler de bu müctehidlerden istifade ediyordu. Böylece İslâm merkezlerinde müctehidlerle, onlardan istifade etmek ve ilim tahsilinde ilerlemek isteyenlerden oluşan ders halkaları gittikçe genişledi. O devirde pek çok aile çocuklarının İslâmî ilimleri tahsil etmesini istiyordu. Bu sebeple çocuklarını tahsil için tanınmış fakihlere gönderiyorlardı. İslâmî ilimlere rağbetin neticesinde çokça fakih yetişti. Bu yetişkin öğrenciler üstadları ile birlikte ictihadlarını fıkhın bütün konularına teşmil ettiler. Oysa daha önceki müctehidler gerektikçe ve ortaya çıkan meseleler üzerinde ictihad ediyorlardı. Daha sonra bu ictihadlar tedvin edilerek kitaplarda toplandı ve bu sayede meşhur müctehidlerin çeşitli konulardaki ictihadlarının öğrenilmesi imkanı doğdu.

Böylece belli İslâm merkezlerinde, bir toplumu arkasından sürükleyebilecek güç ve kabiliyetteki müctehidlerin etrafından toplanan öğrencilerin fıkıh ve usulü, fıkha ait eserler telif etmeleri, bu eserler vasıtası ile görüşlerini ve hükme varırken takip etmiş oldukları metodu yayma imkanına sahip olmaları, fıkıh talebelerinin üstadlarının usulünü hararetle savunmaları vb. sebeblerle fıkıh mezhepleri ortaya çıkmıştır. Fıkıh mezhepleri fıkhî mektepler (ekoller)dir. O mezhepteki üstad imamın isimleri ile bilinirler. Bu üstadlar büyük müctehidlerdir. Takvâ, salah ve ilim sahibi olduklarında şüphe yoktur. Fıkıh mezheplerinden bazıları kaybolmuş, mensuplarının kalmayışı sebebiyle amelî hayattan çekilmiş,fakihlerinin görüşleri sadece fıkhî hılâf kitaplarında kalmıştır. Evzâî, Sevrî, Taberî vb. mezhepler bu cümledendir. Bunlardan Hanefî, Malikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri de şimdiye kadar devam etmiştir. Mensupları İslâm Ülkelerinin dört bir yanına yayılmışlardır. Bu mezhep fakihlerinin görüşlerini nakleden ve ilim hayatımızın hazinesini teşkil eden binlerce eser vardır.

İşte biz, yukarıda fıkıh tarihi ile ilgili vermiş olduğumuz özet bilgileri, müctehid imamlarımızın kısa hayat hikayeleri, fıkıhta takip ettikleri usûl, meşhur talebeleri ve telif ettikleri eserlerden bazıları hakkında da malumat vererek tamamlamak istiyoruz.

Şahsiyet( Biyografi)

            Ebu Hanife'nin Fıkhi Hayatı

İmam Azam Ebû Hanife’nin(80/699-150/769)hayatı, bundan önceki sayıda değerli ilim adamı Prof.Dr. Yusuf Şevki Yavuz tarafından maharetle yazılmış, bu büyük şahsiyet siz okuyucularımıza özlü bir şekilde tanıtılmış idi. Bu itibarla biz burada Büyük İmamın fıkhi yönünü ele alacak,olabildiğince tekrardan sakınmaya çalışacağız

Ebû Hanife, elde ettiği tahsil ile genç yaşta Kelâm münakaşalarına iştirak etmiş ve bu arada ticaretle de meşgul olmuştur. Fakat O,edindiği bilgileri yeterli görmüyordu. O asıl Fıkıh ilminde derinleşmeli idi. Ortaklık ve vekâlet yoluyla yürüttüğü ticaret sayesinde ailesinin ve kendisinin geçimi refah seviyesinde temin ediliyordu. Fıkıh sahasında derinleşmeye karar verdi ve yaşı 20 nin üzerinde olduğu halde, Irak’ın en ünlü fakihi Hammad b. Ebî Süleyman (öl. 119/126 h.)’ın ilim halkasına katılıp uzun zaman derslere devam etti ve bu arada Caferü’s-Sâdık, Muhammed el-Bâkır da dahil olmak üzere pek çok âlimden istifade etti.

Ebû Hanife, Hammad b. Ebî Süleyman’ın vefatı üzerine onun kürsüsüne geçti ve ders vermeye başladı. Derin takvası, üstün kavrayışı, bilgisini tatlı, güler yüz ve özlü ifadeler ile anlatmak hususunda üstün kabiliyeti sayesinde, ders halkası kısa zamanda dolup taşmaya başladı. 40 yaşlarında başlamış olduğu bu tedris hayatına kısa aralıklarla 30 sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan 40 kadarının ictihad derecesine vardığını naklederler. Onun en meşhur talebeleri Ebû Yusuf, Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî, Züfer ve Hasan b. Ziyad’dır.

Ebû Hanife’nin fıkıh tedrisinde takip ettiği metod farklı idi. O dersi yalnızca takrir yoluyla vermezdi hoca ile talebeleri, çözümü istenen meseleyi tartışarak ve müşavere ile hallederlerdi. Mesela ortaya fıkhî bir mesele atılır, o mesele hakkında talebeleri söz alır, her biri görüşünü söyler, delilini getirir, gereken cevaplar verilir, itirazlar yapılır, mesele olgunlaşır en sonunda Ebû Hanife de görüşünü söyler ve mesele hükme bağlanırdı. Halledilen mesele talebeler tarafından imlâ edilirdi. İmam Azam müzakeresini kâfi görmediği meselenin yazı ile tesbitini men ederdi. Sonradan onun talebesi İmam Muhammed el-Hasan eş-Şeybânî tarafından telif edilen eserler bu ders halkalarında karara bağlanan fıkhî metinlerdir.

Ebû Hanife bir taraftan sahâbe ve tâbiûn fetvâlarını talebeye takrir ederken, diğer taraftan ortaya çıkan yeni meselelerin nasıl hükme bağlanacağını da öğrencilerine öğretiyordu. O Hz. Ali, Abdullah b. Mesud tariki ile Hz. Peygamber’e dayanan ders kürsü ve halkalarında, kendisine ulaşan silsiledeki üstadlarından öğrendiği şekilde tedris ve ifta vazifelerini birleştiriyordu.

Ebû Hanife’nin Hüküm İstinbadındaki Usulü:

İmam Azam bizzat kendi ictihad usulünü şöyle açıklar:

“Ben evvela Allah’ın Kitabında olanı alırım. (Aradığım hükmü) onda bulamazsam Hz. Peygamber’in sünnetinden alırım. Allah’ın kitabında ve Hz. Peygamber’in sünnetinde bulamazsam, o zaman sahabenin sözlerini (hüküm için kaynak olarak) alırım. Sahabeden birinin sözünü tercih ederim. Fakat iş İbrahim Nahaî, Şa’bî, İbn Sîrîn, Said b. Müseyyeb gibi zevâta gelince, onlar nasıl ictihad ettilerse, ben de onlar gibi ictihad ederim.” (Ebû Zehra, Ebû Hanife, 272).

Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Ebû Hanife, meselelerin hükmünü önce Kitap, sonra Sünnet, daha sonra sahabe kavlinde arar, bu kaynaklarda bulursa alır, bulamazsa ictihad ederek meseleyi çözüme ulaştırırdı.

İmam Azam Kitab ve Sünnette çözümünü bulamadığı meselelerde sahabenin fetva ve hükümlerinde bir merci bulmaya çalışırdı. Bir mesele hakkında sahabenin farklı görüşleri varsa, bunlardan kendi görüşlerine uygun olanını seçer, fakat onların görüşlerinin dışına çıkmazdı. Çünkü sahabenin fetvâ ve hükümleri ya onların kendi ictihadları, yahut Hz. Peygambere dayanan mürsel bir sünnettir. İmama göre ashabın mürselleri, başkalarının mürsellerinden daha kuvvetli idi. Tabiûnun fetvâ ve ictihadlarına gelince İmam kendisini bunlara bağlı hissetmezdi. Zira kendisi de tâbiînden idi ve bu gibi hallerde ictihad etmeyi tercih ederdi.

Ebû Hanife’nin derslerine, bazı sebeplerden dolayı kısa ve uzun sayılabilecek fasılalar verdiği nakledilir. Anlaşıldığına göre O, ehl-i beyte karşı derin saygı beslediğinden, Emevîler zamanında baskılardan kurtulmak içni h. 130’da Mekke’ye gitmiş, h. 132’de idare Abbasilere geçinceye kadar orada kalmıştır. Onun Abbasî halifelerinden Ebû Cafer el-Mensur’un h. 136’da hilafete geçmesinden sonra Kufe’de tekrar tedrisata başlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu tarihten itibaren h. 150. seneye kadar aralıksız olarak tedris ve ifta görevine devam etmiştir. Ancak onun Hz. Ali oğullarına yakınlığı biliniyor ve bu durumu Abbas oğulları tarafından yakından takip ediliyordu. H. 150. senede Ebû Cafer’in vâlisine gönderdiği emir üzerine Bağdat’a gönderildi. Orada 15 gün hapiste kaldıktan sonra 70 yaşında Hakkın rahmetine kavuştu..

İmam Azam Ebû Hanife vefat etmişti, fakat talebeleri onun tedrisatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usûle uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, İmam Azam’ın görüş ve fetvâlarını tasnif ve tedvin işine giriştiler. Bunlardan İmam Hasan eş-Şeybânî, Ebû Hanife ve onun seçkin talebesi Ebû Yusuf’tan tuttuğu notlarla kendi ictihadlarını kaleme almaya başladı. Önce “el-Asl” adlı eserini yazdı. İkinci olarak “el-Câmiu’s-Sağır”, sonra sırası ile “el-Câmiu’l-Kebîr”, “ez-Ziyâdât”,"Siyeru's-Sağir", “es-Siyeru’l-Kebîr” adlı eserlerni telif etti(.Bunları ileriki yazılarımızda tanıtmaya çalışacağız) İşte bu eserler İmam Azam ve müctehid talebelerinin ictihad ve fetvalarını toplayan ilk eserler oldu ve “Zahiru’r-Rivâye” adı ile şöhret buldu. Bu eserler daha sonraları derin incelemelere tâbi tutularak şerh edildi, uzunları ihtisar edildi ve böylece bu eserlerin okutulduğu ders halkaları giderek genişlemeye başladı. Tabii olarak İmam Azam ve talebelerinin görüşlerini paylaşanlar onları savunanlar Hanefî mezhebi mensuplarını oluşturdu. Hanefî mezhebi de doğmuş oldu. Daha sonraları Hanefî mezhebinde yazılan fıkıh eserlerinin hemen hepsi bu “Zâhiru’r-Rivâye” adı ile anılan ve İmam Muhammed Hasan eş-Şeybânî tarafından yazılan eserlere dayanmaktadır.

Hanefî mezhebi Irak’da doğmuş ve Abbasiler devride Ebû Yusuf’un “Kâdı’l-Kudât” olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefî mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horosan ve Maverâunnehr’de büyük bir gelime göstermiştir. Pek çok Hanefî fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbasi devri sona erince yayılma durmuşsa da Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi benimsemesi üzerine yeniden genişlemiştir. Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlarda Hanefî mezhebi çok yaygındır. Hindistan’da, Pakistan’da tek mezheptir denilebilir. Zira diğer mezheb mensupları buralarda pek azdır.

Kaynak Tanıtımı:

Ebû Yusuf’un Kitabu’l-Harac Adlı Eserinin Tanıtımı

1)Kitabın yazarı hakkında malumat: Kitabu’l-haraç adlı kitabın müellifinin asıl adı Yakup b. ibrahim, künyesi ise Ebû Yusuf’tur. Kendisi Ebû Hanife’nin öğrencisi ve onun mezhebini ilk yayan kişidir. Ebû Yusuf, Kufe’de 113 yılında dünyaya gelmiştir. Onun doğduğu dönemde ilim merkezi olan bu şehirde kendisi tefsir, megazi ve Arap tarihi gibi dersler almıştır. Belli bir dönme sonunda Ebû Hanife’nin ders halkasına katılmış ve bütün mesaisini burada ilim öğrenmeye harcamıştır. Halife Mehdi, Harun Reşid ve Hadi dönemlerinde Bağdat kadısı olarak görev yapmıştır. Kendisi ilk kadı’l-kudat diye isimlendirilen kişidir.

Ebû Yusuf birçok meselede hocasına muhalif görüş beyan etmiştir. Hocasıyla arasındaki en önemli fark kendisinin Ebû Hanife’den daha fazla hadise başvurmasıdır. Ebû Yusuf Hicri 183 yılında vefat etmiştir.

2)Kitabu’l-Haraç’ın Tanıtım: Kitabul haraç iki defa basılmıştır. Bunlardan birincisi Hicri 1302 tarihli, 136 sayfadan ibaret olan Bulak basımıdır. Diğeri, Selefiyye basımıdır. Bu basım 260 sayfa tutarında olup 3 kısımdan müteşekkildir.

Doktor Hasan Abbas bu kitabın 1985 yılında 499 sayfa tutarında neşrini ve tahkikini yapmıştır. Ayrıca bu çalışmasında Müellif, kitaba “Kelimetü lâ büdde minha” başlığı altında bir de temhid eklemiştir.

Abdülaziz b. Muhammed Rahbi tarafından Kitabu’l-Haraç şerh edilmiştir. Bu şerh 1770 yılında bitmiştir. Bu şerhten başka Kitabu’l-Haraç hakkında günümüze ulaşan başka bir şerh yoktur. Doktor Ahmed Abid el-Kebis bu şerhi tahkik etmiş ve iki cilt halinde 1973 yılında basmıştır.

Kitabu’l-Haraçı E. Fafnan Fransızca’ya tercüme etmiştir. Ben Shemesh ise onu İngilizce’ye çevirmiştir. Aynı eser çeşitli zamanlarda da Türkçe’ye çevrilmiştir.

3)Kitabın İçeriği: Kitabu’l-Haraç kitabının mukaddimesinde Ebû Yusuf, Halife Harun Reşid’e devlet idaresi, hukuk ve yönetici ile yönetilenlere dair ödevler hakkında kuran ve hadislere dayalı tavsiyelerde bulunur. Müellif burada yöneticinin kendisinden haraç, uşur (gümşürk resmi), sadaka, cevali (cizye) gibi vergiler ve diğer hususlarda bilip yürütmekle ilgili kuralları ihtiva eden bir kitap hazırlamasını istediğini beyan etmektedir. Müellifin bu hitap kısmından sonra halifenin sorduğu 28 sorunun cevaplandırıldığı 39 fasıllık ana metin gelmektedir.

Sonraki kısımda Enfal suresinin 41. ayetine dayanarak ganimetin taksimini anlatır. Humusun taksimiyle ilgili olarak Ebû Hanife’nin diğer mezhep imamlarından farklı olan görüşüne değinir. Şam ve Irak arazilerinin fethine değinir ve bu fetihten sonra ortaya çıkan arazi taksimi konusundaki anlaşmazlıkları zikreder ve bunların şura meclisi yoluyla sahiplerine bırakılarak nasıl çözümlendiğini anlatır.

Kitabının başka bir kısmında Ebû Yusuf araziler hakkında, özellikle iktalar, Hicaz, Mekke, Medine, Yemen arazileri, Peygamberin fethettiği Arap toprakları, Basra, Horasan arazileri ile Ehli harbin arazileri ve ölü topraklar hakkındaki şeri kanunlara müteallik meseleleri ayrı ayrı tafsili bir şekilde ele alır.

Daha sonra Ebû Yusuf, öşür ve haarç arazilerini ve bunlardan alınan vergilerin ne olduğunu peygamber ve raşid halifeler dönemindeki örnekleriyle beraber açıklar.

Sonra yazar zekata tabi mallardan koyun, inek, deve, at gibi hayvanlardan özetle bahseder. Daha sonra bunların zekattan nisaplarını ve verilecek miktarları açıklar. Aynı zamanda zekatı ödemeyenlere verilecek cezadan bahseder. En son zekatın sarf yerlerini anlatır.

Yine müellif gayri müslimlerden alınacak cizyeye bunun miktarına ve bunu verecek şahıslar hakkında geçerli şartlara değinir. Beni Taglib kabilesi için katlanmış olan zekat uygulamasını ve bunun hakkındaki hükümleri anlatır. Yine cizyeye muhatap olan Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve puta tapanlar ile ilgili ahkamı anlatır.

Yazar kitabında vergilerin adil bir şekilde alınmasındaki kaideleri anlattığı özel bir kısım ayırır. Burada vergi memurlarının takip etmesi gereken kurallara değinir. Aynı zamanda memurların denetimi konusundan bahseder. Bu konuda peygamberin ve Ömer b. Abdülaziz’in uygulamalarından örnekler verir. Bu kısımda Harun Reşid’e insanların şikayetlerini dinleme ve onların kendi haklarını savunmalarını mümkün kılma noktasında mezalim mahkemeleri inşa etmesini tavsiye eder.

Ebû Yusuf arazi ve vergi hükümlerinin beraber ele alındığı kitabında bütçe içi özel birtakım hükümlerden bahseder. Bu noktada Ömer’in ödenekler konusunda takip ettiği metottan bahseder ve bu ödeneklerin seviyelere göre nasıl dağıtıldığını anlatır. Ayrıca Ebû Bekir’in bunu eşitlik esasına göre yaptığını, Ömer’in ise bunu peygambere yakınlık ve insanların İslâma girişteki derecelerine göre belirlediğini anlatır. Ayrıca verilen bu ödenek ve meblağların miktarları hakkında ayrıntılı izahlara yer verir.

Ebû Yusuf kitabında yine özel ve geniş bir bölümü gümrük vergisinin alınmasına ayırır. Bu noktada verginin mükelleflere ne oranda yükleneceğini onların müslüman, ehli zimmi, muahid ve ehli harb olmasına göre nispetlerini ifade eder.

Yazar kitabında ayrıca şehir ahkamı ile alakalı birtakım konularda bilgi verir. Mesela ehli zimmilerin giyim ve kuşamı konusuna değinir. Kilise, havra ve manastırlardan bahseder. Yine idari ahkam ile ilgili olarak kadı ve valilerin maaşlarından bahseder. Ceza hukukuna değinir. Mürted, müşrik ve isyancılarla ilgili hükümleri izah eder.

Mera, arazi, kuyu, nehir gibi yerlerin yönetimi hakkında iktisadi hükümleri beyan eder. Şirb hakkından bahseder.

Sonuç: Ebû Yusuf’un kitabı zamanımıza kadar gelmiş olan iktisat sahasındaki ilk kitaptır. Bu kitap Halife Harun Reşid’in talebi üzerine yazılmıştır.

Kitabın isminden onun vergi hukuku ile ilgili olduğu anlaşılır. Yalnız kitabın içeriği iyice tetkik edilince, eserinde Ebû Yusuf’un iktisadi, idari, siyasi ve mali alanlarda İslâm devletinin Hz. Peygamberden Halife Harun Reşit’e kadar olan dönemdeki durumunu incelediği görülür.

Ebû Yusuf kitabında, Hz. Peygamber ve hulefai raşidin dönemindeki genel mali ve iktisadi konulardan bahseder. Özellikle devletin gelir ve giderlerinden, vergi hukukundan devlet ve vergi mükelleflerinden bahseder. İktisadi ve mali konularda Hz. Peygamber ve raşit halifeler dönemindeki tatbikattan örnekler verir.

Kitabında medeni hukuk ile ceza hukukuna ait konuların yanında, memurların tayini, denetimi, görevlerinden alınması ve maaşlarıyla ilgili konulara da yer verir.

Ebû Yusuf’un vefatından sonra onun kitabı Hanefî mezhebinin eğitim sahasındaki esas kitaplarından olmuştur. Ve öğrenciler kitaba “Kale Ebû Yusuf” ifadesini eklemişlerdir. Bunu, kitabın hocalarına isnadı için yapmışlardır. Değişik rivayetlere ek olarak kitabında Ebû Yusuf kendi görüş ve kanaatinden de bahseder. Ebû Hanife’ye muhalif olanların görüşlerine yer verir.

Kitapta fasıllar arasında dikkat çekici bir orantısızlık vardır. Yer yer bölümler arasında kopukluk veya kesişme gözlenmesi, zaman zaman tekrarlara rastlanması ilk anda Kitabu’l-Harac’ın tertibindeki zaafa işaret edebilirse de, bildiğimiz kadarıyla henüz bu sahadaki ikinci eser olduğu ve halifenin sorularına bağımlı bir çerçevede çizilmesinin zorunluluğu göz önüne alındığında çok başarılı bile sayılabilir.

Her şeyden öncee şunu unutmamak gerekir ki, Ebû Yusuf’un yaşadığı dönemde tarım ekonomisi hakimdir. Dolayısıyla eserin muhtevası dikkatle incelendiğinde, müellifin üzerinde yoğunlaştığı tarım kesimini çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık, avcılık ve ormancılık olmak üzere modern ekonomilerde bire bir karşılığı olan alt sektörlere ayırdığı sonucuna varılabilir. Böylece yazar bu temel zirai faaliyetlerin mikro ve makro düzeyde İslâm hukukuyla uyum halinde sağlıklı bir şekilde yürümesini mümkün kılacak ilişkileri de ele almaktadır.

Ebû Yusuf hem akla hem nakle önem verdiği eserinde hadisler yanında sahabe ve tabiin sözleriyle uygulamalarını da rivayet etmiştir. Yazar eserinde Kur’an ayetlerini, nebevi hadisleri, sahabe ve tabiinden nakledilene fetvaları mesnet olarak alır. Kitabında 400’e yakın hadis zikreder. Bunların bir kısmı “haddeseni” bir kısmı ise “haddesena” lafzı ile nakledilir. Onun “haddeseni” ifadesiyle verdiği hadislerin kendi dönemindeki ravilerden olduğu anlaşılır. Şayet onun hadislerinde “haddesena” lafzı zikredilmiş ise bu Ebû Yusuf’un çeşitli kaynaklardan naklettiği hadisleri ihtiva eder. Mesela o bizzat kendisine yapılan nakillerde “haddeseni” ifadesini kullanmakta, kaynaklarda bulduğu hadisler için ise “haddesena” lafzını tercih etmektedir.

Bu eserde hissedilir bir ilmi ehliyet, mevcut malzemeye tam bir vukufiyet, tebaanın refahını sağlamaya matuf dengeli bir hassasiyet sergilenmektedir. Ayrıca fıkıh, siyaset, iktisat ve özellikle vergi hukuku tarihine dair çok aydınlatıcı bilgilere kaynaklık eden eser, içinde muhasebe, coğrafya, sosyoloji, edebiyat vb. konuların da bulunduğu bir hazinedir. Kitapta tasvir edilenin, esas itibariyle devrin siyasi gerçeklerini ve hükümetin sıkıntı yahut beklentilerini yansıtan bir vergi kuramı olduğunun tespiti, araştırmacıların zihinlerini karıştıran bazı muğlaklıkların varlık sebebini açıklamaktadır.

Hukuk felsefesi açısından bakıldığında Ebû Yusuf’un üzerinde en fazla durduğu konunun adalet olduğu hemen fark edilir. Ona göre bu ilkenin hakkıyla tatbiki iktisadi refahı ve sosyal huzuru beraberinde getirecektir. Ebû Yusuf’un bireysel haklarla kamu hakları çatıştığında ikincisini tercih ettiği görülmektedir. Birçok meselede alternatif görüşleri zikrettikten sonra aralarında tercih yapma hakkını halifeye bırakırken de, din ve millet için de hayırlı olanın gözetilmesini şart koşmaktadır.

Bayındırlığın önemini vurgulayan Ebû Yusuf devletin imar sorumluluğunu çeşitli vesilelerle dile getirmektedir. Ona göre atıl devlet arazileriyle sahipsiz ölü toprakların işleme gücü bulunanlara ikta edilmesi, kiraya verilmesi veya beytülmal imkanlarıyla işletilmesi şarttır.

Ebû Yusuf’un zaruret gereği müzaraa ve müsakat akitlerine cevaz vermesi önemlidir.

Dış ticarette ümmetin menfaatinin gözetilmesi ilkesini benimsediği anlaşılan Ebû Yusuf, milli güvenlik açısından stratejik öneme sahip at, silah gibi askeri levazımın ve köleleştirilen savaş esirlerinin müslümanlar eliyle düşman ülkelere ihracının yasaklanması gerektiğini savunmuştur. Darulharbi acilen boşaltmak durumunda kalan İslâm ordusunun geride bırakmak zorunda olduğu hayvanları itlaf edip edemeyeceğine dair fıkhi tartışmalarda da aynı yaklaşım sergilenmektedir. Yani bunlar düşman kuvvetlerinin eline geçtiğinde müslümanların aleyhine kullanılacağı için öldürülüp yakılarak imha edilir.

Muhammed Ebû Zehra, onun kitabı hakkında şu yorumlarda bulunur:

“Ebû Yusuf’un kitabı Halife Harun Reşid’e devlet maliyesi hakkında yazılmış bir kitaptır. Bu kitapta Ebû Yusuf, devletin mali kaynaklarını beyan der. Ve gelir kapılarından bahseder. Ve bunu peygamberin hadislerine ve sahabe fetvasına dayanarak son derece hassas ve kesin bir tarzda ortaya koyar. Hadisleri rivayet eder ve bunların illetlerini ortaya koyar. Sahabe amellerini zikreder ve onların sözlerinden çıkarımlar yapar.

Kitabın tümü Ebû Yusuf tarafından ortaya konmuştur. Diğer fakihlerin rivayetlerine yer vermemiştir. Yalnız Ebû Hanife’ye muhalif görüşleri zikretmiştir. İhtilafsız zikrettiği görüşler Ebû Hanife’ye aittir. Ebû Hanife’ye dair bir görüş nakledince mutlaka delili zikreder. Kıyas ve istihsan noktasını açıklar. Bilimin güvenirliliği konusundaki hırs ve vefa duygusu nedeniyle hocasının görüşünü naklederken bunu delillendirmeye kendi görüşünden daha fazla önem verir. Ebû Yusuf’unu hilaf ilmi noktasında takip ettiği bu metot gerçekten çok eşsiz bir örnektir. Ve onun kitabı kendi döneminde bir benzeri olmayan fıkhi bir servet konumundadır.

Muhammed Necatullah Sıddıki de “Ebû Yusuf’un İktisadi Görüşü” adlı makalesinde şu sonuçlara varmıştır. “Ebû Yusuf, doğru görüşlü, mali konulardaki hükümlerinde olgun fikirli, Devlet idaresini kamunun refahı ve cemiyetin salahı için önemli gören, haraç konusunu bütün yönleriyle ele alan ve bu konuda haracın nereden alınacağı, oranı ve tahsil yolu konusundaki sorulara ayrıntılı cevaplar veren biridir. Devlet gelirlerinin sarfı, sarf işleminin denetimi, bu denetimin en güzel şekilde yapılmasının önemi noktalarına değinmiş ve bunlara askerlerin maaşlarının hükümlerini eklemiştir. Aynı şekilde zirai üretimin artırılması için gerekli kurallardan bahsetmiştir.

Ebû Yusuf devlet harcamalarını kamunun refahına ulaşmada bir araç olarak görmektedir. Aynı zamanda onun devletin sorumluluğuna bakışı devletin refahı mefhumuna yönelimini gösterir. Bu mefhum da vatandaşların maddi ve iktisadi kurtuluşunu, onların zulüm ve haksızlıklardan korunmasını, özgür ve şerefli bir şekilde yaşamalarının fırsat olarak onlara sunulmasını içerdiği gibi onların ahlaki terbiyelerini ve ruhi arınmalarını da ihtiva etmektedir.

Onun bu konulardaki keskin görüşlülüğünün bir delili de onun olayların sadece sebeplerine değil aynı zamanda bunun neticelerine ve etkilerine de değinmiş olmasıdır.

Ebû Yusuf, belli bir arazinin genişliğine göre oraya takdir edilen verginin zirai gelişimi engelleyeceğini söylemiştir. Yine o fiyatlardaki dalgalanmanın beli bir vergi yükünde de dalgalanmaya yol açacağını ifade etmiştir. Dengeli konulan verginin bu dalgalanmayı azaltacağını söylemiştir.

Beşir Gözübenli de Ebû Yusuf’un eseri ile Kasım b. Sellam’ın el-Emval adlı kitabının karşılaştırılması ile ilgili bir çalışmasında şu sonuçlara varmıştır. Ona göre Ebû Yusuf’un eseri diğeri kadar sistematik değildir. Bunun nedeni olarak o şu tespitleri zikreder. Ebû Yusuf kitabını bir fıkıh kitabı yazarı gibi ele alıp yazmamıştır. O, bizzat tatbikatın içinde bulunmakta ve meselelere çözüm aramakta idi. Gerek mali, gerek idari sahada verdiği fetvalar ve tatbikatta koyduğu esaslar, o anda realiteye uygunluk ve ittiradın sağlanması açısından son derece ehemmiyeti haiz idi. O halifenin isteği üzerine karşılaşılan yeni meseleler ve tatbikatta karışıklıklara sebebiyet veren bazı konuları soru cevap şeklinde halifeye hitaben, tatbikatta esas olmak üzere yazmıştır. Aynı zamanda bu eser sahasının ilk eseri sayılır. Tatbikatta esas olmak üzere yazıldığından, ittiradın sağlanması için sorulan meselelerin sadece kendisinin tercih ettiği ahkamını beyan etmekle iktifa edip, alimler arasındaki ihtilaflara pek yer vermemiştir. Bir de yine tatbikatta esas olduğundan, güvenin sağlanması için beyan ettiği hükmün nasslarını zikredip, asrı saadetten misaller naklederek bu hükümleri adeta sanki takviye etmektedir. Ayrıca yine görülüyor ki, Ebû Yusuf’un kitabı sadece mali konulara münhasır kalmamıştır. O, idare hukuku, ceza hukuku, devletler hukuku ve iktisat politikası açısından da mühim bir eserdir.

Kıssadan Hisse:

İmam Azam Ebu Hanife –Mekki'nin Menakibinde anlattığı gibi- , mezhebini talebeleri ile müşavere ederek , onlarla her meseleyi tartışarak kurmuştur. O meseleleri birer birer ortaya atar, onları her yönden inceler, konu ile ilgili onların görüş ve düşüncelerini alır. Kendi görüşlerini de söyler. Talabeleri ile tartışır. Sonuçta bir görüş ortaya çıkar. Karşı görüşler de tesbit edilir ve talebeleri tarafından imla edilirdi.

Böyle akademik çalışmalara ne kadar ihtiyacımız var.

casus telefon
casus teleon
casus telefon