Red Purple Black

Prof. Dr. Mehmet Erkal-Fıkıh Mezhepleri ve Mezhep İmamları

Temel Kavramlar

Önceki yazılarımızda Fıkıh Usulü kavramları, Fıkıh eserleri sistematiği ve Fıkıh tarihi ile ilgili özet bilgi vermeye çalıştık. Bundan sonra müctehid imamlarımız ve onların hüküm elde etmek için nasıl bir yol takip ettiklerini öğrenmeye çalışacak ve bu arada onların meşhur talebeleri ile telif ettikleri eserleri tanıtacağız. Bu tetkiklerimiz bizlere mezheplerin nasıl oluştuğu hakkında da bilgi verecektir.

Fıkıh Mezhepleri ve Mezhep İmamları

İmam Azam Ebu Hanife’nin hayatı, hüküm çıkarmada takip ettiği metod ile ilgili kısaca ve genel esasları gösteren bilgi verilmişti .Şimdi O’nun bu usulünün müşahhas yönüne de biraz bakalım:

Bazı kaynaklarda farazî fıkhı; yani olmayan meseleler hakkında hüküm aramayı Ebu Hanife'nin icat ettiği, onun zamanına kadar vuku bulmamış hadiselerin hükümleri düşünülmezken, onun vuku bulmayan meseleler hakkında da fetva verdiği kaydedilir. Oysa Ebu Hanife takdirî fıkhı icat eden değildir. Ondan önce de takdirî fıkıh mevcut idi. Şatıbî'nin " el- Muvafakat" adlı eserinde eş-Şâ'bî, kendisinden ders alanlara: " böyle olursa ne dersin" diyerek meseleler farz ve takdir etmelerini öğütlediğini anlatır. Eş-Şâ'bî hicrî 109. senede vefat etmiştir ki bu tarihte İmam-ı A'zam henüz Hammad b. Ebî Süleyman'ın talebesiydi.

O halde takdirî fıkhı İmam-ı Azam ortaya çıkarmamış, onu muhitinde hazır bulmuş, ilmî zaruret gördüğü için bu fıkhı geliştirmiştir.

İmam-ı Azam'a göre geçmiş, bazı şartlara bağlı olarak, hâle örnek ve gelecek için de misal olabilirdi. Şu halde gelecekte vuku bulması muhtemel farâzî olaylara cevap aramakta bir mahzur olmayacağı gibi, bu aynı zamanda bir zaruretti. Böylece fıkıh geçmiş ve halin meseleleri ile birlikte, geleceğin vukuu muhtemel konularını da içine alarak mücerred ve ideal fıkıh düşüncelerine doğru genişledi. Bunun sonucu olarak her gün hacmi artan hükme bağlanmış meselelerin. İmam-ı Azam’ın talebeleri de, onun talimatı ile, fıkhın tedvinini gerçekleştirmiş oldular.

Ebû Hanife'nin fıkhın lehıne olan bu ve buna benzer çalışmaları muasırlarından pek çoğunun hoşuna gitmedi ve onun daima re'y ile amel ettiğini söylediler. Halbuki o da fıkhî meselelerin çözümünde nasslara sıkı sıkıya bağlı idi. O da kitap ve sünnet nassları ile, meseleyi nasslann şümulüne koymak demek olan kıyası ve ümmetin alimlerinin bir meselenin hükmünde görüş birliğine varmalarını ifade eden icmayı hükümlerin kaynağı olarak kabul edip fıkhî hükümleri bu kaynaklardan çıkarıyordu. O'nu daha Hammad'ın talabesi iken Medine'yi ziyareti sırasında, devrin meşhur alimi Muhammed Bakır ile yaptığı konuşma bu konuyu aydınlatması bakımından dikkat çekicidir. Rivayet edildiğine göre Muhammed Bakır ilk görüştüklerinde İmam-ı Azam'a:

-        Sen ceddim Resulullah'ın dinini ve hadislerini kıyasla değiştiriyormuşsun? demiş.

Ebû Hanife de:

-        Allah korusun böyle bir şey nasıl olur? demiş. O:

-        Belki değiştirdin, diye cevap vermiş. Ebû Hanife Muhammed Bakır' a:

-        Layık olduğunuz makamınıza oturunuz, ben de bana yakışan yere oturayım.

Benim size hürmetim var, ashabı arasında (ve müslümanlar arasında ) muhterem olan ceddiniz hürmetine, sizlere saygı duymaya hepimiz borçluyuz.

Bunun üzerine Muhammed Bakır yerine oturur, Ebû Hanife de onun önüne diz çöker ve aralarında şu konuşma cereyan eder. Ebû Hanife:

Size üç sualim var, onlara lütfen cevap verin der:

Birincisi:

-        Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?

-        Kadın.

-        Kadının mirasta hissesi kaç?

-        Erkek iki hisse alır, kadın bir hisse.

-        - Bu ceddin Resulullah'ın (Allah'tan getirdiği) hükmü değil mi? Eğer ben atanın

dinini değiştirmiş olsam, kıyasa göre erkeğin hissesini bir, kadının hissesini iki

yapardım. Çünkü kadın zayıftır. Fakat ben kıyas yapmıyorum, nassla amel

ediyorum.

İkincisi:

-        Namaz mı daha faziletlidir yoksa oruç mu?

-        Namaz.

-        Atanın kavli böyledir. Eğer ben onun dinini bozmuş olsam, kadın hayızdan temizlendikten sonra, kıyasa göre namazını kılmasını emreder, orucunu kaza ettirmezdim. Fakat ben kıyasla böyle bir hükme varmıyorum.

Üçüncüsü:

-        Bevl mi daha pistir yoksa meni mi? Bevl daha pistir.

-        Eğer ben atanın dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, kıyasa göre bevlden gusül yapılmasını, meniden abdest alınmasını emrederdim. Fakat ben hadise aykırı re'y kullanarak ceddin Resulullah'ın dinini değiştirmekten Allah'a sığınırım. Böyle şeyden beni Allah korusun.

Bunun üzerine Muhammed Bakır ayağa kalkar ve Ebû Hamfe'yi kucaklayıp alnından öper. (M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 88-89 )

Bu ifadeden anlaşıldığına göre Ebû Hanife meselelerin hükmünü önce Kitap, sonra Sünnet daha sonra sahabe kavlinde arar bu kaynaklarda bulursa alır, bulamazsa içtihad ederek meseleyi çözüme ulaştırırdı. Imam-ı A'zam'm ders halkalarında herhangi bir fıkhi meselenin gerek ders halinde görülmesi, gerekse cevabı bulunmak üzere konu edilmesi demek bunun zikredilen kaynaklara göre yeni baştan incelenmesi demek idi. Herhangi bir meselenin  çözümü önce Kur'an'da aranır; ilgili ayetin ibare, işaret yahut iktiza veya delaletinde  meselenin çözümü varsa ona göre çözümü bulunur, yoksa sahih sünnete göre mesele  halledilirdi.

Ebû Hanife mütevatir ve meşhur hadislerle amel ettiği gibi, haber-i vahid ile_de amel etmiştir. Ancak haber-i vâhidle amelde, onun adalet ve zabt sıfatlarına sahip raviler tarafından rivayet edilmesi şartına ilaveten , fıkıh usûlü kitaplarında geniş bir şekilde izah edilen bir takım şartlar ileri sürmüştür ki, diğer mezhep imamları da bu konuda bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Biz bu şartların tafsilatına girmeden , ravisi fakih olan haber-i vahidi tercih edişine, onun Evzâî ile yapmış olduğu bir konuşmayı misal olarak nakletmekle yerinelim.

-        Ebû hanife ve Evzâî Mekke'de buluşurlar. Evzâî  Ebû Hanife'ye : Siz rukua varırken ve rukudan kalkarken neden ellerinizi kaldırmıyorsunuz? der, Ebû Hanife şu cevabı verir:

-        Çünkü Resulullah'tan bunu yaptığına dair sahih bir haber gelmemiştir.

-        Nasıl olur, Zührî Sâlim'den, o da babasından, o da Resulullah'tan rivayet etti ki,

Hz. Peygamber namaza başlarken, rukua varırken, rukudan doğrulurken ellerini

kaldırırdı.

-        Hammad İbrahim'den, o da Alkame ve Esved'den, onlar da İbn Mes'ud'dan

rivayet ettiler ki, Hz. Peygamber ancak namaza başlarken ellerini kaldırırdı ve

bunu artık yapmazdı. Bunun üzerine Evzâî dedi ki:

-        Sana Sâlim'den , babasından hadis rivayet ediyorum. Sen kalkıp bana Hammad

İbrahim'den şöyle şöyle rivayet etti, diyorsun. Buna karşı Ebû Hanife'nin cevabı

şöyle oldu:

-        Hammad Zührî'den, İbrahim de Sâlim'den daha fakihtir. Jbn Ömer'in sahabe oluşu ayrı bir fazilettir, ancak fıkıhta Alkame ondan geri değildir. Esved'in de pe çok meziyetleri vardır. Abdullah'a gelince o da Abdullah'tır.

Yani Abdullah b. Mes'ud'un fıkıhtaki derecesine bu   zikrolunanlardan hiç biri yetişmez.

Bu cevap üzerine Evzâî susmayı tercih etmiştir. (Ebû Zehra, Ebû Hanife 308)

Bu karşılıklı konuşma da bize gösteriyor ki, Ebu Hanife, iki hadis de(sahih olmasına rağmen, ravisi daha fakih olan hadisi diğerine tercih etmektedir. İşte bu ve benzeri, haber-i vahidle amel etme konusunda ileri sürülen ölçüler , her haberin hüküm için mesned olmaması neticesini doğurmuş, bunun tabii sonucu olarak da mezhepler arasında bazı farklı içtihadlar ortaya çıkmı      

Ebû Hanife kitap, sünnet, sahabe fetva ve kazalarında bir meselenin hükmünü bulamazsa, o hükmü kıyas_ve istihsan delillerine dayanarak çözüme ulaştırırdı. O nasslann talilini ve kıyas ameliyesini çok iyi bildiği için kıyaslarını kolaylıkla yapardı. O bu yolla hükme varmayı talebelerine de öğretmiş idi. O ve talebelerine göre hakkında nass olan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illetten dolayı, hakkında nass olmayan meseleye nakletmekten ibaret olan kıyas, aslında yeni bir hüküm ortaya koymak değil, çözümü istenen benzer meselenin hükmünü nasslann şümûlunda bulmaktır.

Ebû Hanife içtihadın bir nevi olan jstihsanı da islam hukukunun kaynaklarından biri olarak kabul etmiştir.İSTİHSAN: , müçtehidin daha kuvvetli gördüğü bir delilden dolayı bir meselenin hükmünde,  benzerinin hükmünden dönerek başka bir hükme varmak veya genel bir kaidenin hükmünden bir meseleyi istisna etmektir, şeklinde tarif edilmektedir. Hanefîler bu delili kıyasa bağlı kaynaklardan sayar ve bunu tarifte de görüldüğü gibi açık (celî) kıyastan, gizli (hafî) kıyasa dönme olarak kabul ederlerdi.

İmam Muhammed şöylece der: " İlim dört nev'idir; Allah'ın kitabında olan ile ona benzeyen Resulullah'tan sağlam bir senetle nakledilen sünnetinde olanlar ile onlara benzeyenler, sahabenin ihtilaf ettiği hükümler de böyledir, bunlar toptan terkedilmez, birisi seçilince benzeyenleri ona kıyas edersin- ve nihayet İslam fakihlerinin çoğu tarafından iyi bulunmuş (müstansen görülmüş) olanlarla bunlara benzeyenlerdir, (fıkıh ilmi) bu dört neviden harice taşmaz." (ibn Abdilberr. Câmî, II, 26

Bilindiği gibi imam-ı Azam'm içtihad derecesine yükselen talebelerinin başında İmam Ebû Yusuf (113/731-182/798) gelir. Ebû Yusuf üç halife ( Mehdi, Hâdî ve Harun Reşid) zamanında kadılık yaptı ve Kâdu'l-Kudat lakabını aldı. Onun böyle bir görevde bulunması Hanefî mezhebinin yayılmasında büyük rol oynadı.

İbn Nedim'in "el-Fihrist" adlı eserinde de zikredildiği gibi Ebu Yusuf pek çok eser telif etmiştir, ancak elimize bunlardan üç tanesi ulaşmıştır. Bunlar: devlet gelirlerini ve onların sarf yerlerini konu alan "el-harac", Ebû Hanife ile ibn Ebî Leyla'nın ihtilaf ettikleri meseleleri konu alan " ihtilafu Ebu Hanife ve'bni Ebî Leyla", savaş hukuku hususunda Ebu Hanife'nin görüşlerine muhalefet eden Evzâî'ye cevaplan konu alan "Kitabu'r-red alâ Siyeri'l- evzâî" adlı eserlerdir.

Ebû Hanife'nin talebelerinden îmam Muhammed b, El-Hasan eş-Şeybânî ( öl. 132/189 h.) ise, hanefî fıkhını sonradan gelen nesillere nakleden fakihtir. O ayrıca imam Malik'in "el-Muvatta" adlı eserini de rivayet etmiş ve onu yazmıştır.

Ebu Hanife'in diğer fakih öğrencileri Züfer b. Huzeyl (öl. 159/774) ve Hasan b. Ziyad el-Lülüî (öl. 204/819) dür. Bu iki imam da hanefi fıkhının neşrinde önemli rol oynamışlardır.

Hanefi mezhebinin, Ebu Hanife ve talebelerinden sonraki fakihlerinin en meşhurları şunlardır: el-Hassâf (öl. 261-/875), et-Tahâvî (öl. 321/933), el-Hâkim (öl. 334/945), Ebu'l-Leys es-Semerkandî (öl. 375/985), el-Kudûrî (öl. 428/1036) . bunlardan sonra Hâkimu'ş-Şehîd el-Mervezf tarafından ve "el-Kâfi" adı verilen Muhammed b.el-Hasan eş-Şeybânî'nin "Zahiru'r-Rivaye" adlı eserlerinden müteşekkil mecmuaya kendi içtihadlarmı da ekleyerek "el-Mebsut" adı ile ihatalı bir eser yazan es-Serahsî (öl. 483/1090) ile Alauddin es-Semerkandî'nin "Tuhfetü'l-Fukaha" adlı eserini son derece sistemli bir şekilde şerheden el-Kâsânî ( öl. 587/1191) gelmektedir. Daha sonra gelen genç müellifler yeni yeni eserler ve şerhler vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en meşhuru "el-Hidaye" müellifi el-Mergmânî (Öİ.593/1197) , daha sonra gelen müelliflerden "Kenzu'd-Dekâik" yazarı en-Nesefî (öl. 710/1310), Osmanlı devri yazarlarından Molla Hüsrev, eseri "Durerü'l-Hukkâm, Halebî (Öİ.956/1549) eseri "Multaka'l-Ebhur" , bu devrin en önemli eserlerinden Timurtâşî'nin (1004/1667) "Tenvîru'l-Ebsâr"ı, Haskafî'nin (öl. 1088/1677) "Durru'l-Muhtar"ı ve nihayet İbn Âbidîn (öl. 1252/1836) "Reddu'l-Muhtar" ıdır. Hanefî fıkıh eserlerinden bahsederken burada bu eserlere istinaden hazırlanan "Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye" adlı kanun mecmuasından da bahsetmeliyiz.

Hanefî mezhebinde telif edilen en önemli fetva kitapları da şunlardır: Haniyye, Tatarhaniyye, Bezzâziyye, Zeyniyye, Ebu's-Suud'un fetvaları, Hamidiyye, Hayriyye ve el-fetava el-Âlamgiriyye'dir. Fıkıh usûlü sahasında yazılan eserlerin en meşhurları da Serahsî'nin usûlü, Pezdevî ( Öİ.482/1089) nin Kenzu'l-Vusûlü, Nesefî'nin Menan, İbn Hümam (öl. 861/1457) nin Tahrîr'i ve bunun şerhi Takrîr'idir.

Hiçbir müctehid “Ben mezhep kurucusuyum, benim etrafımda toplanın “dememiş, aksine Bu benim ulaşabildiğim hükümdür, delili daha güçlü olanın görüşüne uyun, benim yapabildiğim budur” anlamında sözler söylemişlerdir . Ancak müctehid imamların hüküm elde etmedeki metodunu benimseyen ve sonra gelen müctehid ve fakihler onun usulüne uyarak talebe yetiştirmiş, eserler yazmış, fetvalar vermişler ve üstadlarının usulünü ders halkalarında savunmuşlardır. Böylece mezhepler oluşmuştur. Fıkıh mezheplerinin oluşmasının sosyolojik bir zaruret olmasının sebeblerini ileride ele alacağız.

“ŞAHSİYET”

Muhammed b. Hasen eş-Şeybani

İmam Ebu Hanife’nin iki mühim talebesinden biri olan  Muhammed b. Hasen eş-Şeybani 132/749 de Iraktaki vasıt da doğdu. Daha sonra ailesiyle birlikte Kufe şehrine geldi. 14 yaşından itibaren O, evvela Ebu Hanife’nin, 8 yıl sonra da O’nun vefatını müteakip Ebu Yusuf’un derslerine devam etti. Devrinin bütün bilginlerinden istifade etmesini bildi. Bazen Suriye’de El-Evzai’nin yanında, bazen Horasan’da İbn-i Mübarek’in yanında, bazen Mekke’de İbn’i Uyeyne’nin yanında, bazen de Medine’de İmam Malik’in yanında tahsilini sürdürdü. İmam Şeybani bu tahsilinden sonra Harunurreşid’in Rakka’yı başşehir yaptığı zaman orada kadı olması dolayısı ile tatbiki hukuk tecrübesini de kazandı. Daha sonra Horasan kadısı oldu ve genç yaşta 189/804 tarihinde vefat etti.

Eserleri:

O’nun eserleri 2 kısma ayrılır. Tutulan eserleri Zahiru’l-Rivaye nadir kullanılanlar da Nadir’r_Rivaye adını alır. Birinci guruptaki eserleri şunlardır.

1.     Cami’us-sagir

2.     Camiu’l-Kebir

3.     Siyeru’s-Sagir

4.     Siyeru’l-Kebir

5.     Asl( buna mebsud da denir)

6.     Ziyadat

Ziyadat’a onun tekmilesi olan Ziyadatu’z-Ziyadatı da eklemeliyiz. Diğer gurupta şu eserlerini sayabiliriz.

1.     Nevadir

2.     Rakkiyat

3.     Haruniyat

4.     Curcaniyat

5.     Keysaniyyat

6.     Hucec

7.     Kitabu’r-Rey

8.     Kitabu’l_Asar

9.     Muvatta

Şeybani dünyanın en büyük hukukçularından biridir. Onun çalışması Justinyen kodunu çok aşmaktadır. İslam Hukuku’nun tedvini için Ebu Hanife tarafından kurulan hukuk akademisinde ortaya konulup münakaşa edilen meselelerin hemen tamamını eserlerinin içine almıştır. Bu itibarla Hanefi alimleri arasında şu söz çok meşhur olmuştur: “ Fıkhı, ashabdan Abdullah İbn’i Mesud ekmiş, Aklama sulamış, İbrahim Nehai biçmiş, Ebu Hanife ilim değirmeninde öğütmüş, Ebu Yusuf hamurunu tutmuş, İmam Muhammed de bu hamurdan ekmek yapıp onu herkesin faydalanabileceği bir hale getirmiştir.

Şeybani hakkında çok güzel sözler söylenmiştir, bunlardan İmam Malik ve İmam Şafii’nin sözleri manidardır:

İmam Malik birgün, aralarında İmam Muhammed’in de bulunduğu bir mecliste kendisinden hadis alan talebelerine “ Bize şarktan ilim sahibi olarak şu gençten başkası gelmemiştir” der İmam Şafii de “ Allah’ın kitabını Muhammed b. Hasan’dan daha iyi bileni görmedim. Sanki Kur’an onun üzerine inmiştir.” “ Ben helalı-haramı, illetleri, nasih ve mensuhu ondan daha iyi bilen bir kimseyigörmedim......”189 hicri yılda Rey şehrinde vefat ettiğinde, meşhur nahivci el-Kisai’nin de aynı gün vefat ettiği nakledilir. Bunun üzerine Harun Reşid “ Bugün Rey’de fıkıh ve arapçayı defnettik “ diyerek üzüntüsünü belirtmiştir.

Kaynak Tanıtımı

Kitabu’l-Asl (E-Mbsut) İmam Muhammed’in en hacimli eseri kitabu’l asl yahut el-Mebsut adı ile bilinen kitabıdır. Bu kitap da İmam Muhammed, Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’un hüküm çıkarma metodlarına uyarak furu-ı fıkha ait meseleleri ele almış ve farklı düşündüğü her meselede kendi görüşünü de ayrıca belirtmiştir. Bu büyük eseri ile El Camiu’s-Sagir ve Essiyeru’s-Sağir adındaki eserlerinde umumiyetle Ebu Hanife’nin görüşlerine yer vermiş öteki eserlerinde ise kendi görüşlerini sunmuştur.

O evvela namaz konularını ele almış sonra borçlar hukuku konularını bir araya getirip onları “Kitabu’l-Buyu” diye adlandırmış ve böylece her bölümü ayrı ayrı telif ettikten sonra tamamını bir araya toplayıp bir eser haline getirmiştir.

Bu kitabın İmam Muhammed’den rivayet edilen bir çok nüshaları vardır. En sağlamı talebesi Ebu Suleyman el Curcani tarafından rivayet edilenidir. Bir çok şerhleri yapılmıştır. Eserde “Kitabu’l İkrah”dan sonra “Kitabu’s Siyer fi ardıl harb” adlı bir bölüm vardır ki devletler umumi hukuki ile hususi hukukuna dair meseleleri ihtiva eder. Bu bölüm 44 babdan ibarettir. Bu eserden sonra İmam Muhammed tamamen devletler hukukuna dair es-siyeru’l kebir adındaki dünya hukuk tarihinde bu konuda yazılmış ilk eser olan kitabını yazmıştır.

Kitabu’l asl Mısır’da basılmıştır. Edisyun kritiğini Prof.Dr.Şefik Şahata yapmıştır. Edisyun kritik yapılırken Murat Molla, Feyzullah Efendi yazma nüshalarının göz önünde bulundurulduğu ifade edilmektedir.

Kıssadan Hisse

İmam Muhammed Hasen eş-Şeybani’nin telif ettiğieserler karşısında hayranlık duymamak ve “ Ne muazzam bir mesai!” dememek mümkün değil. Hata bu ıfadeler çok sönük kalır. Mesela “Kitabu’l-Asl” binlerce meseleyi ihtiva etmektedir. Hem yüzlerce talebe yetiştirip hem de bu kadar eser vermek demek hiç boş yere vakit geçirmemek, hayatı dolu dolu Allah yolunda harcamak demektir. Bizim durumumuz ne olacak ???.

casus telefon
casus teleon
casus telefon