Red Purple Black

Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz-Âmentü Listesinde Yeralan Temel Kavramlar

ÂMENTÜ LİSTESİNDE YER ALAN TEMEL KAVRAMLAR

Âmentü listesi aslında bir müslümanın dînî bakımdan inanması farz olan ve müslüman olabilmesi için doğruluklarına içtenlikle îmân etmesi gerekli bulunan esasları içerir. Bunlar “âmentü” tabiri ile ifade edilir. Arapça îmân kökünden türeyen âmentü “inandım, tasdîk ettim, doğruluğunu onayladım” demektir. Kur’an-ı Kerîm’de Hz.Peygamber’e “Ben Allah’ın indirdiği Kitâb’a îmân ettim” demesi emredilmiş (eş-Şûrâ 42/15) , çeşitli âyetlerin yanı sıra sahih hadislerde de amentü listesinde yer alan îmân esasları sıralanmıştır. İlgili ayetlerde Allah’a, Peygamberler’e, Melekler’e, Kitaplar’a ve Âhiret Günü’ne îmân etmek müminlere emredilerek inanmaları gereken esaslar sayılmış; buna karşılık Allah’ı, Peygamberler’ini, Melekler’ini, Kitatlar’ını ve Âhiret Günü’nü inkar edenlerin dosdoğru yoldan uzak bulunan bir sapıklık içinde oldukları belirtilmiştir (el-Bakara 2/177, en-Nisâ 4/136). Kur’ân’da sıralanan îmân esasları arasında kadere inanmak müstakil bir îmân esası olarak zikredilmemiş, ancak farklı ayetlerde (el-Hadîd 57/22, el-Enfâl 8/23,el-İnsân 76/30) Allah’a ve onun ilim (bilme), irâde (dileme) ve bildiklerini dilyip yazma ve yaratma (halk-tekvîn) gibi temel niteliklerine inanmaya dair olan bölümün içinde mütalaa edilmesi gerektiğine işaret edilmiştir.

           Sahih hadislerde ise kadere inanmak da dahil olmak üzere “âmentü”de yer alan bütün esaslar açıkça sayılmıştır. Sözgelimi Cibrîl hadisinde “îmân nedir?” sorusuna Hz.Peygamber şu cevabı vermiştir:“Îmân Allah’a ve Allah’ın görüleceğine, kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, hayır ve şerri ile birlikte kadere inanmandır” (Buhârî, “Îmân” 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned,I,21; Müslim, “Îmân” 1, Tirmizî, “Îmân” 4, “Fiten” 63). Kur’ân ve sahih hadislerde bildirilen bu inanç esaslarının her birine topluca ve ayrıntılı olarak inanmak her müslümana farzdır. Bu itibarla “amentü listesi”nde yer alan her bir esası ve bu esasa ilişkin kavramın içeriğini oluşturan sağlıklı bilgilerin nelerden ibaret bulunduğunu bilmek zorunludur. Bunu dikkate alarak bu kavramların her birini başlı başına incelemek ve içerdiği bilgileri belirlemek gerekir.       

              ALLAH :  Kur’an’da ve sahih hadislerden hareketle Allah kavramını şöyle açıklamak mümkündür: Allah, “görünen- görünmeyen , canlı ve cansız bütün varlık ve olayları yaratan, yönetip devam ettiren; eşi, benzeri ve ortağı bulunmayan, tapılmaya layık yegane yetkin ve zorunlu varlık”tır. Sözlük anlamı hakkında alimlerce farklı açıklamalar yapılmakla birlikte tercih edilen görüşe göre Allah, gönülden bağlanıp tapınmak anlamını içeren bir kökten türemiş bulunan ilâh kelimesine Arapça’da belirlilik ifade eden “el” takısının eklenmesinden oluşmuş bir kelimedir. İlâh kelimesinin Türkçe karşılığı tanrıdır. Bunu dikkate alarak Allah’ın Gerçek Tanrı anlamına geldiği söylenebilir. Çünkü ilâh tabiri, tanrı olmadığı halde insanlar tarafından tanrılık nispet edilerek tanrı kabul edilen yaratılmış varlıklar, yani sahte ve asılsız tanrılar hakkında da kullanılmaktadır. Allah kelimesi ise gerçek tanrıyı ifade etmek üzere el-ilâh sözcüğünün kalplerde azamet, kulaklarda heybet hissini uyandıran bir telaffuza dönüştürülmesiyle oluşmuş ve Gerçek Tanrı’nın adı olarak bizzat kendisi tarafından yüce kitabı Kur’an’da insanlara öğretilmiştir. Allah kavramının içerdiği bu önemli anlam farkını bilemeyen bazı Batı’lı din bilimleri araştırmacıları “kelime-i tevhîd” olarak anılan Lâ ilâhe illellâh cümlesini kendi dillerine “tanrıdan başka tanrı yoktur” şeklinde tercüme ederler ki bu çeviri kelime-i tevhîdin anlamını karşılamamaktadır. Çünkü kelime-i tevhîdin tam karşılığı “Gerçek Tanrı’dan başka bir tanrı yoktur” şeklindeki çeviridir. Bu da Allah kavramının “Gerçek Tanrı” anlamına geldiğini kanıtlayıcı mahiyettedir. Dünyada kullanılan bütün dillerde tanrı anlamına gelen farklı kelimeler bulunmasına rağmen bunların içinde “Gerçek Tanrı” manasını ifade eden ve onu insanlarca tanrılık atfedilen sahte tanrılardan ayırt eden bir kavramın bulunmayışı Allah kavramını insanlara öğreten ve dil yönünden de açık bir mûcize kılınan Kur’an’ın ilâhî bir kitap olduğuna ilişkin bir başka kanıtını teşkil eder.

          Allah’ın varlığına dair bilgileri insanlara Allah’ın insanlar arasından seçip elçilikle görevlendirdiği peygamberler öğretmiştir. İlk peygamber Hz.Âdem’den itibaren son peygamber Hz.Muhammed Aleyhisselâm’a varıncaya kadar bütün peygamberler insanları Allah’ın varlığı ve birliği hakkında bilgilendirip onun varlığına inanmanın yanı sıra yalnızca ona tapmaya ve buyruklarına itaat etmeye çağırmışlardır.İlkel toplumlardan modern dönem sonrası toplumların hemen hepsinde yaşayan insanların kahir ekseriyeti büyük ölçüde peygamberlerin bu çağrısına kulak vererek Allah’a iman etmiştir. Allah’a iman etme süreci günümüzde de güçlü bir şekilde devam etmektedir. İnsanlarda Allah’a iman etme bilincinin oluşmasında en güçlü etkiyi, hiç şüphe yok ki peygamberlerin bizzat yaşadıkları rûhî tecrübe, gösterdikleri mûcizeler ve evrenin yorumuna ilişkin olarak getirdikleri bilgilerin yaptığını söylemek mümkündür. Zira günümüzde dünya nüfûsunun büyük çoğunluğu Hz.İbrahim, Hz.Mûsa, Hz.Îsâ ve Hz.Muhammed’in getirdiği vahiyleri içeren ilâhî kitapları okuyarak onların Allah ile irtibat kurduğuna inanmakta; içinde yaşadıkları toplumu yönetenlerin yaptığı her türlü baskıya maruz kalmalarına, hatta bu uğurda öldürülme teşebbüsleriyle karşı karşıya kalmalarına rağmen yaşadıkları rûhî tecrübe hakkında insanları bilgilendirmelerini ve evrene dair getirdikleri açıklamaların zihinleri tatmin edici olmasını peygamberlerin gerçekten Allah’ın elçileri olduğuna ilişkin yeterli bir kanıt olarak görmektedirler. Aydınlanma döneminde ortaya çıkan Pozitivizm ve Sekülerizm gibi inkarcı akımların yaklaşık iki yüzyıl boyunca dünya üzerinde fırtınalar estiren etkili eğitim-öğretim faaliyetleri karşısında insanlık camiasının bir kısmının, uğrunda canını ve malını feda edecek kadar güçlü bir şekilde Allah’a iman etmesi, ona ibadet etmesi, buyruklarına uymaya çalışması, diğer bir bölümünün ise eylemlerine yansımamış olsa da kalben Allah’a iman etmesi peygamberlerin yaşadığı rûhî tecrübenin önemsendiğini göstermektedir. Bu itibarla günümüzde insanların çoğunluğunca, peygamberlerin rûhî tecrübelerinin yanı sıra gösterdikleri mûcizeleri ve evrenin yorumuna ilişkin olarak getirdikleri bilgileri,   Allah’ın varlığına dair hala yeterli birer kanıt kabul edildiği söylenebilir. Zira insanlık camiasında gözlemlenen bu olguya ve realiteye başka bir anlam vermek oldukça zordur.

          Peygamberlerin evrenin rasyonel bir bakış açısıyla yorumlanması konusunda getirdikleri makul bilgiler özetle şöyledir: Ey insanlar! Başta kendi varlığınız olmak üzere varlık alanını ve ulaşabildiğiniz bütün varlıkları gözlemleyiniz, sonra akıl yürütme gücünüzü kullanarak makul bir sonuca ulaşınız. Göklere ve yer küreye bakınız, nasıl düzenli ve ahenkli bir yaratılışa kavuşturulmuş, insanın dünyada yaşayabilmesi için nasıl hikmet dolu amaçlar gözetilerek düzenlenip tasarlanmış. Dağları, ovaları, ormanları, denizleri, akarsuları, ısı ve ışık kaynağı olan güneş karşısındaki konumu ile dünya canlıların yaşaması için nasıl elverişli hale getirilmiş; beslenmenin ana kaynağını teşkil eden ziraat ve çiftçiliğin yanı sıra mesken yapmaya müsait ovalara, kıtalar arasında seyahat edilmesini sağlayan yollara sahip kılınmış; hayat kaynağı olan su gökten nasıl indirilmiş; aynı su ile sulanan aynı iklimin topraklarında tadı ve besin değeri farklı olan çeşitli yiyecekler nasıl bitirilmiş; tiksindirici bir damla sudan ibaret olan erkeğin spermi ile kadının yumurtasından mükemmel bir beden ve zihin yapısına sahip bir insan nasıl yaratılmış; erkekli ve dişili olarak yaratılan insanların uyum içinde çoğalıp dünyayı imar etmeleri için bu iki cins arasında güçlü bir sevgi bağı nasıl kurulmuş; dünyanın çevresini kuşatan atmosfer tabakası gökten gelecek meteorlardan koruyucu sağlam bir tavan haline nasıl getirilmiş; taşımacılıkta faydalanılan gemilerin denizlerde batmadan seyretmesi nasıl mümkün kılınmış; besin kaynağı ve binek ihtiyacını karşılamak için hayvanlar insanın emrine nasıl verilmiş; insanların birbirlerini tanıyabilmesi için renkleri ve konuştukları diller nasıl farklı kılınmış; gündüz öğrenip çalışarak geçimini temin etmek ve geceleyin istirahat etmek için gece ile gündüzün oluşmasını sağlayacak şekilde dünyanın güneş karşısındaki konumu nasıl ayarlanmış...(el-Bakara 2/21,28,164, Âl-i İmrân 3/190, el-En’âm 6/75,95-99, Yûnus 10/4-5,67, er-Ra’d 13/2-4, en-Nahl 16/10,15,66-69, el-Enbiyâ 21/31-32, er-Rûm /30/20-25, Yâsin 36/37, el-Câsiye 45/3 ).

 Varlık problemine makul bir açıklama getirebilmek için insan bütün bunları araştırmalı, bu bilgilerden yola çıkarak düşünmeye başlamalı ve akıl yürüterek tutarlı bilgilere ulaşmalıdır. Ön yargı taşımadan böyle bir eylemi gerçekleştiren insan, sonunda canlı ve cansız bütün varlıkların “her şeyi bilen”, “her şeye gücü yeten” ve “varlıkları dilediği gibi şekillendiren”, yani bilgi, kudret ve irade sahibi yüce bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olması gerektiği gerçeğini kavrayacaktır. Bilgininin olduğu yerde bilenin varlığına, her yaratılmışın bir yaratıcıya, yok iken var olan her şeyin bir var ediciye, her sonucun bir sebebe muhtaç olduğunu doğuştan sahip olduğu akıl yürütme yeteneği sayesinde bilen insan, içerdiği bütün varlıklarla birlikte evrenin Allah tarafından yaratıldığı konusunda şüphe etmez. Acizliğini, zayıflığını ve güçsüzlüğünü fark ettiği anda bütün benliği ve varlığıyla Allah’a yönelen insanın kendini güçlü zannedip Allah’ı inkar etmeye kalkışması şüphe yok ki sadece bir sapma ve zihin hastalığına tutulmasından ibaret olmalıdır.

          Peygamberlerden sonra Allah’ın varlığı konusunda insanları filozoflarla teologlar bilgilendirmiş ve zihinsel çıkarımlara dayanan rasyonel bir takım kanıtlar geliştirmişlerdir ki bunların aslı peygamberlerin insanlara öğrettiği kanıtlat teşkil eder. Yaratılışı esnasında insanın bir şekilde Allah’a iman etme konusunda bir eğilim sahibi kılınmasının bir yansıması olarak tarihin her döneminde insanların Allah’a inanmasından üretilen Fıtrat delili, her hâdisin bir muhdise ve her mümkin varlığın bir Zorunlu varlığa muhtaç olduğu gerçeğini dile getiren hudûs ve imkân delili, her düzenleme ve tasarımın bilgili bir düzenleyici ve tasarımcıyı gerektirdiği düşüncesine dayanan düzen ve akıllı tasarım delili, varlıkların özelliklerine göre tasnif edilmesinden çıkarılan ekmel varlık veya ontolojik delil, ahlak ilkesinden elde edilen ahlak delili Allah’ın varlığı konusunda filozof ve teologlarca geliştirilen başlıca kanıtlardır. Daha çok bu kanıtlara yaptıkları itirazlara dayanarak Allah’ın varlığını inkar eden ve teistlere nispetle çok az bir yekün teşkil eden ateist filozoflar ise Allah’ın var olmadığına ilişkin tutarlı hiçbir kanıt ileri sürememiştir. Allah’a inanmamalarını sadece onu görememeleri ve bu konuda gözlem ve deneyle üretilen bilimsel bir bilginin bulunmaması gibi iki temelsiz gerekçeye dayandırmışlardır. Bu gerekçeler rasyonel temelden yoksundur. Çünkü Allah’ı gördükten ve hakkında gözlem ve deneye dayanan bir bilimsel bilgiye sahip olduktan sonra artık ona inanmaktan veya inanmamaktan söz edilemez. Halbuki Allah’ın varlığı meselesi bilimsel bilginin değil öncelikle dînî bilginin, daha sonra da rasyonel bilginin konusudur. Dînî bilgilerin kaynağını teşkil eden kutsal metinleri insanlara getiren peygamberler Allah’ın varlığı hakkında iradeleri dışında sahip kılındıkları bilgileri insanlara iletmişler ve bu uğurda canlarını ya feda etmişler veya canlarını tehlikeye atmışlardır. Rasyonel bilgiler de önyargısız olan insanın Allah’ın varlığına inanmasını gerektirecek bir niteliktedir. Zira bu konudaki rasyonel deliller aksiyomatik, yani doğrulukları hakkında şüphe bulunmayan kesin aklî bilgilere dayanmaktadır. Allah’ın varlığına inkar edenler ise hiçbir rasyonel bilgi üretememektedir. Evreni yaratan yüce Allah’ın varlığını inkar etmek varlığın kendi kendine oluştuğunu iddia etmek anlamına gelir.Ancak “kendi kendine var oluş” düşüncesinin zihnin dışında gerçekleşen bir örneği yoktur.Bu itibarla Allah’a iman etmek rasyonel bir tutum, inanmamak ise irrasyonel bir yaklaşım, inanmak tabii inkar etmek ise gayr-ı tabii bir durumdur. İslâm dininin merkezinde yer alan bir îmân esası olduğundan Allah’a inanmayan bir insanın müslüman kabul edilmesi mümkün değildir.     

B. ÖNEMLİ ŞAHSİYETLER: EHL-İ SÜNNET KELAM OKULLARINDAN EŞARİYYE’NİN    KURUCUSU     EBU’L-HASAN el-EŞ’ARİ

          İnanç alanına dair görüşleri etrafında Eş’ariyye adıyla köklü ve sistematik bir Sünnî Kelam Okulu’nun teşekkül ettiği Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail el-Eş’ari, Yemen’deki Eş’ar kabilesine mensup olan ve Raşid Halifeler’in dördüncüsü Hz.Ali ile Şam valisi Muaviye b. Ebu Süfyan arasındaki hakem olayında verdiği kararla önemli siyasi sonuçların doğmasına yol açan meşhur sahabi Ebu Musa el-Eş’arî’nin soyundan gelir. Bundan dolayı da Eş’arî adı öne çıkmış ve bu adla tanınmıştır. Onun Ebu Musa el-Eş’ari’nin soyundan gelmediğini ileri süren iddialar varsa da bunlar tarihi rivayetlerle örtüşmez. Ehl-i Sünnet Kelam Okulu’nun Ortadoğu bölgesinde gelişip yayılmasına yaptığı önemli fikri katkılarından dolayı Nâsıruddin unvanıyla da anılır.Çok yaygın olmamakla birlikte bazı kaynaklarda dedesine nisbetle kendisinden İbn Ebu Bişr diye de söz edilir.

            Kaynaklar Eş’arî’nin Basra’da doğduğunda ittifak etmesine karşılık doğum tarihi konusunda farklı bilgiler içerir. Buna göre o 260/875, 266/881 ve 270/885 tarihlerinden birinde doğdu. Bunlardan tercih edilen görüş 260/875 yılıdır.300/915 yılında Mu’tezile mezhebinden ayrılıp Ehl-i Sünnet mezhebine intisap ettiği ve bu sırada 40 yaşında olduğu dikkate alınırsa 260/875 yılında doğduğuna ilişkin rivayetin doğru olduğu anlaşılır. Ailesi hakkında fazla bilgi yoktur. Babası İsmail hakkında bilinen tek şey onun Sünnî bir hadisçi olduğudur. İsmail b. Ebu Bişr vefat hastalığı esnasında, oğlunu yine bir Sünnî alim olan Zekeriya b. Yahya es-Sâcî (ö.285/898)’nin okutmasını vasiyet etti.Eş’arî küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi ve hafız oldu.Annesinin 270/883 yılı civarında Mu’tezile alimlerinden Ebu Aliel-Cübbâî ile evlenmesinden sonra onun himayesinde yetişti ve öğrencisi oldu.On yaşında iken Ebû Ali el-Cübbâî’den Kelam ilminin yanı sıra diğer İslâmî ilimleri tahsil etmeye başladı.Bununla birlikte    Abdurrahman b. Halef,    Ebû Halife el-Cumâhî,Sehl b. Nuh ve Muhammed b. Yakub gibi Sünnî alimlerden hadis ve fıkıh dersleri aldı.Basra’da ikamet ettiği yıllarda değişik tarihlerde Bağdat’a giderek Ebû İshak el-Mervezî’nin el-Mansur Camii’ndeki Cuma derslerine katıldı ve fıkıh bilgisini geliştirdi.Üvey babası ve hocası olan Ebû Ali el-Cübbâî’nin etkisiyle gençlik yıllarında Mu’tezile mezhebini benimsedi.Ancak o taklitçi değil tahkik edip araştıran ve Allah rızasına ulaşmayı hedef edinen bir kişiliğe sahip olduğundan Mu’tezile mezhebine bağlılığı taassuba varan bir bağlılık değildi.Bu sebeple ulûhiyyete dair bazı konularda Mu’tezile’nin benimsediği ilkeler onu zihnen tatmin etmedi.Yaptığı araştırmalar sonunda da Mu’tezile mezhebinden ayrılmaya ve Ehl-i Sünnet mezhebine intisap etmeye karar verdi.300/ 913 yılı civarında bir tarihte Cuma günü Basra camiinde minbere çıktıktan sonra Mu’tezile mezhebinden ayrılıp Ehl-i Sünnet mezhebine intisap ettiğini ve Ahmed b.Hanbel ile diğer hadis alimlerince temsil edilen     Selefî inançları benimsediğini açıklayıp şunları söyledi:”Yirmibeş gündür aranızdan ayrılarak inzivaya çekildim ve bu esnada tefekküre daldım,ancak hangi inancın hak,hangi inancın batıl olduğunu tercih etmem gerektiği konusunda incelediğim deliller benim için yeterli olmayıp hepsi eşit bir durumda kalınca Allah’tan hidayet istedim.Allah Taala da şu el-Luma’ ve Keşfu’l-esrâr ve hetkü’l-estâr adlı kitaplarımda yazdığım inançlara beni eriştirdi.Şu elbisemi çıkardığım gibi eski inançlarımı zihnimden çıkarıp attım”.İ’tikadî görüşlerindeki bu değişikliğin hayatının daha ileri bir safhasında gerçekleştiğine dair rivayetler varsa da bu onun 297/910 tarihinde Demirkapı (Babulebvâb) halkına yazdığı Risâle ilâ Ehli’s-sağr adlı küçük bir kitapçıkta Ehl-i Sünnet inançlarını savunması gerçeği ile örtüşmez.

             Eş’arî’nin hayatından bahseden kaynaklar, onun i’tikadî ve fikrî dünyasında meydana gelen bu önemli değişikliğin, farklı sebeplere bağlı olarak gerçekleştiğini belirtir.Eş’ariyye mezhebine mensup alimlerce yazılan kaynaklarda nakledildiğine göre bu değişikliğin sebebi Eş’arî’nin bir Ramazan ayında rüyasında birkaç defa Hz.Peygamber’i görmesidir.Eş’arî hakkında Tebyînü kezibi’l-müfterî fîma nüsibeile’l-Eş’arî  adlı önemli bir kitabın yazarı olan İbn Asâkir’in naklettiği bu rüya özetle şöyledir.Eş’arî anlatmış : “Akaid konularında geceleri zihnimde bazı problemler oluşmuştu.Kalkıp iki rekat namaz kıldım ve beni doğru yola iletmesi için Allah’a dua edip uyudum.Rüyamda Rasûlullah’ı gördüm ve problemlerimle ilgili durumu ona arz ettim.Rasûlullah bana şöyle dedi:Sünnetime sarıl.Ben de kelâm problemlerini Kur’an ve hadislerle karşılaştırdım,bunlara uyanları aldım,uymayanları terk ettim”.Eş’arî birkaç defa gördüğü benzer rüyaları, Hz.Peygamber’in , Ku’an ve Sünnet’i esas alıp öne çıkaran bir kelam sistemini benimsemesi yolunda kendisine yaptığı bir uyarı olarak kabul ettiği için akıl yürütme sonunda üretilen bilgileri öne çıkarıp Kur’an ve Sünneti ikici plana iten Mu’tezile mezhebinden ayrılmış ve Ehl-i Sünnet mezhebine intisap etmiştir.Eş’arî’nin mezhebini değiştirmesini, dînî konularda gerçeği bulmak için yaptığı araştırmalara bağlayanlar da vardır.Başta büyük müçtehid Ebû Hanife olmak üzere Evzâî, Mâlik b. Enes,Muhammed b. İdris eş-Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Muammed b. İsmail el-Buhârî gibi müçtehid alimlerin itikadî görüşlerini ve Mu’tezile mezhebine yönelik eleştirileri inceleyen Eş’arî bunlardan olumlu yönde etkilenip zihnindeki problemleri çözücü mahiyette bulduğu için mezhebini değiştirmiştir.

               Eş’arî’nin mensup olduğu Mu’tezile mezhebini eleştirel bir tarzda incelemesini sağlayan ve deyim yerinde ise tetikleyen olay, Ihve-i Selâse diye meşhur olan Üç Kardeş Meselesi’dir. Eş’arî, dînî yaşantıları farklı olan üç kardeşin ahirette görecekleri ceza veya mükafatın ne olacağını düşünüp hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye şöyle bir soru sorar: “Üç kardeş düşünelim, bunlardan biri dînen sorumlu tutulacak yaşa gelmeden çocukken ölmüş, diğeri mümin ve müttaki bir kul olarak yaşayıp ölmüş, bir diğeri ise Allah’a isyan ederek ve büyük günah işleyerek ömrünü geçirip ölmüştür. Bunların ahiretteki durumları ne olur?”.Hocası şu cevabı verir: “Bu kardeşlerden mümin ve müttaki olan cennete, âsî olan ve büyük günah işleyen cehenneme girer, çocukken ölen ise ne Cennet’e ve ne Cehennem’e girer.Bunun üzerine Eş’arî hocasına şöyle bir soru yöneltir: “Hocam, erken yaşta ölen çocuk Allah’a derse ki: Ya Rabbi ! Bana neden biraz ömür vermedin de sana itaat edip cennete girseydim?”. Hocası buna şu cevabı verir: “Allah o çocuğa şöyle der: Eğer sana daha çok ömür verseydim büyüdüğün zaman bana isyan edip sonunda cehenneme girecektin, senin hakkında faydalı olan çocukken ölmendi.”. Bu cevap karşısında Eş’ar’i hocasına şunları söyler: “ Bu durumda âsî olup Cehennem’e giren kardeş Allah’a şöyle demez mi: Ya Rabbi ! Beni neden çocukken öldürmedin de büyüyüp sana âsî oldum, keşke beni de küçükken ölseydim de Cehennem’e girmeseydim.Allah bu kişiye ne cevap verir?”. Hocası Ebû Ali el-Cübbâî bu soruyu cevaplandıramaz ve “Sen vesveseye tutuldun” der. İşte Eşarî’nin Mu’tezile mezhebine eleştirel bakış yapmasını ve daha sonra da bu mezhepten ayrılmasına sebep teşkil eden hususun bu fikrî problemler olduğu kabul edilir.  

                Esasen kaynaklarda yer alan her iki görüşün de Eş’arî’nin mezhebini değiştirmesinde etkili olduğunu söylemek gerekir.Zira Rasûlullah’a gönülden bağlı olan ve yaşama tarzını titizlikle takip eden İslam alimleri daima O’nunla manevî bir irtibat içinde olmuşlardır.Bu itibarla Resûl-i Ekrem’in manevî uyarısına muhatap olması   mümkündür.

               Eş’arî Ehl-i Sünnet’e intisap ettikten kısa bir süre sonra, muhtemelen 300/913 yılından hemen sonra Bağdat’a gitti ve hayatının geri kalan kısmını orada geçirdi. Bağdat’ta Hanbelîlerin ileri gelenlerinden Hasan b. Ali el-Berbehârî’yi ziyaret ederek ona Mu’tezile alimlerine,ayrıca Hıristiyan, Yahudi ve Mecusilere karşı yaptığı fikrî mücadeleleri detaylı olarak anlatmasına rağmen “”kelâm yöntemi”ni kullandığından dolayı olacak ki “nasçı yöntem”i benimseyen ve kelam yöntemine şiddetle karşı koyan bu çevrede ilgi görmedi.Ancak geliştirdiği Sünnî Kelâm Yöntemi daha sonra yaptığı tedrîs faaliyetinde büyük ilgi topladı ve pek çok öğrenci yetiştirdi.İmâmiyye Şîîlerinin önde gelen alimlerinden biri iken Eş’arî ile yaptığı münazaradan sonra Ehl-i Sünnet mezhebine intisap eden Ebu’l-Hasan el-Bâhilî, İbn Mücâhid et-Tâî, Basra ve Bağdat’ta hizmetinden ayrılmayan Bundâr b. Hüseyin eş-Şîrâzî, Abdullah b. Ali et-Taberî, Muhammed b. Ali el-Kaffâl, İbn Hafîfeş-Şîrâzî ve Ebu’l-Hasan Ali b. Mehdî et-Taberî onun yetiştirdiği meşhur öğrencilerden bazılarıdır.

               Kadı Abdülcebbâr’ın iddiasına göre Eş’arî, Mu’tezile âlimlerinden Ebu’l-Kasım b. Sehlûye ile yaptığı münazarada başarısız kalmasına çok üzülüp hastalanmış ve bir süre sonra vefat etmiştir. Eş’arî’nin vefatını bu olaya bağlamaları sebebiyle Mu’tezile âlimleri Ebu’l-Kasım’a “Eş’arî’yi öldüren kişi” anlamında “Kâtilü’l-Eş’arî” lakabını vermiştir. Kaynaklarda doğumunda olduğu gibi ölüm tarihi ile ilgili olarak farklı bilgiler mevcuttur. Bunlar 320/932 ile 380/990 yılları arasında değişmektedir. Ancak bunlardan çoğunluğun tercih ettiği tarih 324/935 yılıdır.Bağdat’ta vefat eden Eş’arî bu şehrin güney bölgesinde bulunan , Dicle nehrine ve Ahmed b.Hanbel’in kabrine yakın olan bir mescidin yakınındaki türbeye defnedilmiştir.Daha sonra aşırı Hanbelîlerin kabre bir saldırıda bulunma ihtimaline karşı türbesi yıkılmış ve kabri gizli tutulmuştur.

                 KAYNAK TANITIMI : el-HAS ‘ALE’L-BAHS  Eş’arî’nin kelam                       ilminin Kur’an ve Sünnet’e dayanan İslâmî bir ilim dalı olduğunu savunmak amacıyla yazdığı küçük bir risaledir. Risâle fî ihtihsâni’l-havd fî ilmi’l-kelâm adıyla da bilinir. Eş’arî eserini taklide yönelen İslâm’ın ana ilkelerine ilişkin meseleleri araştırıp inceleyenleri sapıklık ve bidatçilikle suçlayan ve katı bir nasçı yöntemi benimseyen karşı yazdığını belirtir ki bunlar muhtemelen Hadisçiler ve Hanbelîlerdir. Risâlede Kurân’da başta Allah’ın varlığı ve birliği olmak üzere kader, nübüvvet, ahirete ilişkin deliller getirildiği ve bu nevi inanç meselelerinde ileri sürülen itirazların belirtilip cevaplandırldığı üzerinde durulur. Hz.Peygamber’in de hem dînî, hem dünyevî meseleleri tartışıp muhatabını ikna etmek için deliller getirdiğini kelam müdafaası adına kaydeder ve bu konuda örnekler verir.

               KISSADAN HİSSE :

                İslâm Düşünce Tarihi’nde derin izler bırakmış olan Ebu’l-Hasan el-Eş’arî’nin hayatından alınabilecek en önemli ders “insanın benimsediği görüşlere eleştirel bakışlar yapabilmes”idir. Kırk yıl gibi uzun bir süre Mu’tezile mezhebinde yetişerek üstad haline gelmesine rağmen bu mezhebin aslah ilkesini aklen çelişkili bulunca bu konudaki gerçeğe ulaşmak için Allah’tan yardım dilemiş ve Hz.Peygamber’i rüyasında görebilecek kadar bir bağlılık içinde olmuştur. Günümüz din âlimlerinin ve diğer müslümanların şiddetli ihtiyaçlarından biri Rasûlullah ile manevi irtibat içinde olmaktır.

casus telefon
casus teleon
casus telefon