Red Purple Black

Doç. Dr. Süleyman Derin-Tasavvuf Terimleri-2

Recâ

Recâ, ümit anlamındadır. Recâ, ömrün uzamasına ve emele ulaşmaya tamahkârlık[1] , Allah’tan ümit kesmeme, kalbin hoşlandığı bir şeyi beklemesinden, rahatlık ve ferahlık duyma halidir.[2]

Sûfîler havfsız recâ ve recâsız havfın olamayacağını söylerler.[3] Mevlânâ bu konuda şu örneği verir: Birisi buğday eker, elbette buğday çıkmasını recâ eder ve onun zımnında da, sakın bir mani’ ve afet zuhûr etmesin diye haif olur. Görüldüğü gibi recâ havfsız değildir ve havfı recâsız yahut recâyı havfsız tasavvur etmek asla mümkün değildir.[4]

Gazâlî iki hasta hariç bu ilaca kimsenin ihtiyacı olmadığını söylemiş ve bu iki hastayı şöyle vasfetmiştir: biri, günahlarının çokluğundan ümitsizliğe kapılmış, tövbe etmiyor ve tövbem kabul olmaz diyor; diğeri, uğraşma ve taatin çokluğundan kendini helak ediyor ve dayanamayacağı sıkıntı ve mahrumiyetlere dayanıyor.[5] Ümit bu iki hal üzere olan şahıslar için lazımdır.

Kerem ve fazilet ümidiyle Allah’a ibadet etmek, cezasından korkarak yapılan ibadetten daha iyidir. Ümidin meyvesi muhabbettir. Muhabbet makamı en yüce makamdır. Korkudan ürkeklik ve çekingenlik doğar.[6] Ümit övülen bir nesnedir, çünkü teşvik edicidir. Ümitsizlik mezmumdur. Korku bu ümitsizliğin içine girmez. Korku, ümidin arkadaşıdır. O da başka bir teşvikçidir.[7]

Sûfîler ümitli olmanın gerekliliğini Allah’ın rahmetinin genişliğine dayandırmışlardır. Allah’ın rahmeti o kadar geniştir ki her şeyi kuşatmıştır. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz”[8] ayetinde buyrulduğu gibi, Allah’tan ümit kesmek büyük günahlardandır. Hz. Ali ile ilgili şu olay nakledilir: O, korku ehlinden olup aklını kaybeden ve korkunun çokluğuyla ümitsizliğe düşen birine şöyle demişti: “şu gördüğüm hale seni düşüren nedir?” O da, “Büyük günahlarım” demişti. Bunun üzerine Hz. Ali: “Yazıklar olsun, Allah’ın rahmeti senin günahlarından çok daha büyüktür!” dediğinde adam buna itiraz ederek, “benim günahlarım o kadar büyük ki onlara bir şey bulunmaz” demişti. Buna Hz. Ali şu şekilde karşılık verdi: “Senin Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlardan daha büyüktür.”[9]

b. Yakîn

Kelime mânâsı “kesinlik” demektir.[10] Dini terminolojide her türlü kuşkunun ortadan kalkması ve oluşan inanç nedeniyle bilinmeyen hakkındaki sükûn ve mutmainlik anlamında kullanılır. “Kesin ve apaçık bilgi” anlamında kullanıldığı da görülür.[11] Yakîn kelimesinin ayrıca “ şüphe ve tereddüde mahal olmayan doğru ve gerçek”, “değişmeyen inanç”, “iman gücü ile apaçık görme”, “saf kalple gaybı temaşa etmek”, “bir şeyin hakikati konusunda kalbin doyum halinde olması”, “her türlü şüpheyi ortadan kaldırıp tasdik edilen gaybın hakikatine ermek” anlamları da vardır.[12]

Sûfilerin ıstılahına göre ilme’l-yakîn burhan ve delille elde edilen bilginin adıdır. Ayne’l-yakîn beyan hükmünde olan bilgidir, keşf ve ilhamla elde edilir. Hakke’l-yakîn ise apaçık bilgidir. İlme’l-yakin akıl sahiplerine, ayne’l-yakin zevk ve keşfe dayanan ilim sahibi olanlara, Hakke’l-yakîn ise marifet, yani irfan ve hakikat sahibi olanlara mahsustur.[13] Araştırma ile ilme’l-yakîne varmak mümkündür. Ayne’l-yakîn için ilham gereklidir. Yani yakînin bu türü Allah vergisidir. Hakke’l-yakîn seviyesine gelmek için de beşeri sıfatlardan sıyrılmakla gerçekleşir.[14]

Cüneyd bu haller için şöyle der: “İlme’l-yakîn bir fark hali, ayne’l-yakîn bir cem hali, Hakke’l-yakîn ise tevhid lisanı ile cem’ul-cem halidir”.[15] Hakke’l-yakîn hakikati yaşamaktır. Ayne’l-yakin onu görmektir, ilme’l-yakîn ise hakikati bilmektir.[16] Bu süreç bilmekten olmaya doğru giden bir süreçtir. Ayrıca bu haller için sırasıyla avâmın, havâssın ve ehass-ı havâssın yakînleri denmektedir.[17]

c. Sekîne

Lügatte; “durgunluk, sükûnet ve gönül huzûru” ma’nâlarına gelen[18] bu kelime dilimizde de; “sâkin olma, sükûnet, sâkinlik, dinlenme; gönül rahatlığı, kafa dinçliği, huzur”[19] ; “karar, rahat, dinlenme; yürek rahatlığı, kafa dinçliği; inanç”[20] gibi bunlara yakın bir ma’nâ ile kullanılmaktadır.

Sekîne aynı zamanda İsrâiloğulları’na verilmiş olan ve kendilerine güven ve cesâret, düşmanlarına ise korku ve tedirginlik verme kudretinde olup bir sandık içinde gezdirilen bir mu’cizenin adıdır.[21]

Bir Tasavvuf ıstılâhı olarak sekîne; sükûn, itmi’nân, sebat ve temkîn[22] “bilinmeyenin gelişi esnasında kalbin bulunduğu mutmainliktir.”[23]

Sekînenin bu ma’nâsı ile kullanılışı Hakîm-i Tirmizî’de görülür:

“Nübüvvet; bir ruh eşliğinde vahiy olarak Allah’tan gelen kelâmdır. Vahiy tamamlanınca o ruhla mühürlenir. Vahyin kabûlü onunla olur. Kim onu inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın Kelâm’ını reddetmiştir. Velâyet ise; Allah’ın, başka bir yolla kendisine hadîs ulaştırmayı üstlendiği kişi için söz konusu olur. Böylece o, hadîse nâil olur. Bu hadîs, Azîz ve Celîl olan Allah’tan sekîne eşliğiyle hak lisânı üzere ayrılır. Muhaddesin kalbinde bulunan sekîne o hadîsi karşılar, muhaddes de bunu kabûl eder ve onunla sükûn bulur.”[24]

Kur’ân-ı Kerîm’de birkaç yerde geçen bu kelime aşağı yukarı bu ma’nâda kullanılmıştır.[25] Meselâ:

“Sonra Allah, Resûl'ü ile müminler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.”[26]

“Eğer siz ona (Resûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.”[27]

“İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”[28]

Bu kullanışlarda sekîne, sâhibine güven telkîn edip karşısındakini korkutan bir ordu olarak zikredilmektedir. Bu ordunun mâhiyeti bilinmemekle berâber sekîneye tasavvuf lügatlerinde buna benzer bir ma’nâ da verilmektedir:

“Sekînet, mü’minin kalbinde sâkin olup onu te’mîn eyleyen bir melektir.”[29]

Ancak umûmî olarak kabûl göreni daha doğrusu tasavvufî metinlerde karşılaşıldığında akla gelen ilk ma’nâ, Hakîm-i Tirmizî’nin de yukarıda verdiğimiz örnekte kullandığı, sûfînin ilhâmât-ı rabbâniyeye muhâtab olduğunda bunun ind-i ilâhîden geldiğine ve hak olduğuna dâir kalbinde meydâna gelen itmi’nân ma’nâsıdır.

“Enbiyâ kendilerine Ruh vâsıtasıyla gelen vahiyle emîn kılınırken, evliyâ ise sekîne vâsıtasıyla aldıkları hak aracılığıyla emîn kılınırlar.”[30]

İbnü’l-Arabî’ye göre sekînenin başlangıç yeri kalb olup o, ilâhî nefhaların ilkidir.[31] Şeyhu’l-Ekber, evliyânın sekînesini ise şöyle açıklar:

“Bulundukları makama uygun olarak, tekbîr ettikleri şeyden dolayı sadrlarında hak olarak buldukları şeye dayanmalarıdır. Ancak bu, Cabülka ve Cabürsa’nın ötesine ayak bastıktan sonra mümkündür.”[32]

Bütün bulardan anlaşıldığı üzere sûfîlere göre sekîne; hak sâyesinde tam ma’nâsıyla mutmain olmaktır.[33] Herhangi bir şeyin zarârında emîn olduğunu bilmektir. Şu iki âyette bu ma’nâ vardır:

“And olsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.”[34]

“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.”[35]

d. Tevekkül

“Arapça, vekil edinme, güvenme anlamında bir kelime”[36] dir. “Gerekli tüm çabayı sarf ederek, her türlü tedbiri aldıktan sonra, işi tam bir inançla Allah’a havale etme, yani deveyi bağladıktan sonra Allah’a emanet etmeye tevekkül denir.”[37]

Ø      “Allah Teâlâ tevekkülü emretmiş, onu imanla birlikte zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: ‘Eğer mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz.’”[38]

 “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.”[39]

 “Şüphesiz ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın hiçbir nüfuzu yoktur”[40]

Ø      Kur’ân’da 47 yerde geçen tevekkül kavramının usûlünü şu âyetten öğreniyoruz:

‘Herhangi bir iş konusunda önce insanlara danış, istişareden sonra karar verip azmedince Allah’a tevekkül et!’”[41]

“Hz. Peygamber; “Siz Allah’a gerçek anlamda tevekkül etmiş olsaydınız, Allah kuşları rızıklandırdığı gibi sizleri de rızıklandırırdı. Nitekim kuşlar sabahleyin yuvalarından aç çıkarlar da akşamleyin yuvalarına tok olarak dönerler”[42] buyurmuştur.”[43]

“Peygamber (s.a.) müslümanı her hâlinde tevekküle davet etmiştir. Özellikle, bir kimse evinden çıkarken “besmele” çekip “Ben Allah’a tevekkül ettim” derse, ona şöyle cevap verilir: “Hidâyete yöneltildin, ihtiyâcın giderildi, sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın”[44] ”[45]

Tevekkül bir kalp amelidir ve onda esas olan, kalbin ıstırapsız olmasıdır.[46] “Tevekkül, esbâba sarıldıktan sonra başlar. Zîrâ o kalbin Allah’a olan güvenidir. Allah’ın kullarına bahşettiği şeylerle tatmin olmayan kalbin huzur içinde bulunması mümkün değildir.”[47]

“Tevekkül bir kalb işi ve güven duygusu olması itibariyle üç derecede gerçekleşir:

a. Kulun kendi vekiline karşı itimadı gibi Allah’a güvenmesi,

b. Kulun annesinden başkasını tanımayan çocuk gibi, sadece Allah’a yönelmesi,

c. Kulun kendini gassal önünde meyyit, rüzgâr önünde yaprak gibi Allah’a teslim etmesi”[48]

Sufilerin tevekkül konusundaki sözlerinden bazıları şöyledir:

 “Hamdun Kassâr: Tevekkül, Allah Teâlâ’ya sımsıkı sarılman ve itimat etmendir.”[49]

 “Ebu Abdullah Kureşi der ki; ‘Tevekkül, Allah’tan başka bir şeye sığınmamak ve başvurmamaktır.’”

 Ebû Bekir Zekkak: “Tevekkül, hayatı bir güne indirip yarın endişesinden kurtulmaktır.”[50]

 “Sehl b. Abdullah Tüsterî: Tevekkülün alameti üçtür: Kimseden bir şey istememek, verileni reddetmemek, ele geçeni biriktirmemek. Çalışıp kazanmayı tenkid eden kanunları, tevekkülü tenkid eden ise imanı tenkid etmiş olur.” [51]

 “Ebu Ali Dekkak: Tevekkül edenin üç derecesi vardır: Tevekkül, teslim, tefviz. Tevekkül sahibi Allah’ın vadine güvenip huzur bulur. Teslim sahibi Allah’ın (halini bildiğine kani olarak) ilmi ile yetinir. Tefviz sahibi ise Allah’ın hükmüne rıza gösterir. Tevekkül başlangıç, teslim orta, rıza ise son hâldir.”[52]

Şah Şuca Kirmânî ise, tevekkül; bulmak ve kaybetmek sırasında kalbin sükûnet içinde olmasıdır, demiştir.[53]

Gazzâlî, tevekkülün aslının tevhîd olduğunu, zira tevhidin müsebbibü’l-esbâba bakmayı gerektirdiğini, her şeyde gerçek fâilin Allah olduğunu anladıktan sonra, tevekkülün de hakkıyla yaşanabileceğini anlatır.[54]

Kuşeyrî ise şöyle demiştir:

“Malum olsun ki: Tevekkülün yeri kalptir. Zahirde (tedbir ve sebebe tevessül ile çalışmak) hareketle meşgul olmak kalpteki tevekküle zıt değildir. Kul takdirin Allah Teâlâ cihetinden olduğuna hakikaten ve yakinen kanaat getirmiş olursa, bu durumda istediği bir şeyi elde edemezse, “O’nun takdiri budur” diye; elde ederse, “Bu onun lütfudur” diye düşünür.”[55]

Sehl b. Abdullah da “Tevekkül, Nebî (s.a.) nin halidir. Çalışıp kazanmak ise sünnetidir. Onun hali üzere bulunan sünnetini katiyen terk etmez”[56] demiştir.

Nitekim Ferganî de şöyle demiştir: “İbrahim Havvas tevekkülde tecrid makamına yükselmişti. Bu konuda kılı kırk yarardı. Böyle iken iğne iplik, matara ve makası yanından ayırmazdı. Her şeyden kaçınırken bunları neden yanında taşıyorsun? Denilince: Bu gibi şeyler tevekküle zıt düşmez çükü Allah Teâlâ üzerimize bir takım şeyleri farz kılmıştır. Fakir (sûfî)nin üzerinde sadece bir elbisesi bulunur. Elbisemin yırtıldığı sık sık görülürü. Eğer iğne ve iplik bulunmazsa mahrem yerlere görünür ve namazım bozulur. Abdesti bozulan sûfî yanında matarası olmazsa ne yapar? Abdesti ne ile alır? Yanında matarası, iğnesi ve ipliği bulunmayan fakir (derviş) görürsen namazını kâmil bir şekilde eda etme bahsinde derhal onu itham et.”[57]

Şahsiyet Tanıtımı (Biyografi)

a. Şeyh Şâbân-ı Velî

          Şeyh Şa’bân-ı Veli Halvetiliğin Cemâliyye kolunun Şa’bâniyye şubesinin kurucusudur. Kastamonu’da bulunan Hz. Pîr’in türbesi bugün de sevenlerince ziyaret edilir.

Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin Doğumu, Hayatı ve Tahsili

Şeyh Şa’bân-ı Velî Hazretlerinin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda 886/1481[58] , 905/1499-500[59] , 902/1497[60] tarihlerinin verilmesi Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin miladi 15. asrın sonlarında doğduğunu göstermektedir.

Doğum yeri, Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi olup, bu ilçenin Harmancık mahallesi Çifte Hacılar Sokağında babasının evinde dünyaya gelmiştir.[61]

Küçük yaşta yetim ve öksüz kalan Şa’bân-ı Velî’yi şefkatli bir hanım evlad edinmiştir. Bu hanım Hz. Şa’bân’a Kuran-ı Kerim’i hıfz ettirmiş, ilim tahsili için Taşköprü ve Kastamonu’daki medreselere göndermiştir.[62] İlmini ilerletmek arzusuyla İstanbul’a gelip, Fatih medreselerinde eğitimine devam ettirmiştir.[63] Burada tefsir, hadis ve meani gibi ilimleri tahsil etmiştir.

Şeyh Şa’bân-ı Velî’nin bunca ilim tahsili iç sıkıntılarına çare olamamıştır. Bu sebeple tekkeleri gezip kendisine bir mürşid arar. Bu aramalarda bir sonuç vermeyince münzevî bir hayata başlar. Bu sırada Bolu’da Hayreddin Tokadî namında âlim ve kamil bir zatın bulunduğunu duyar ve bir gece rüyasında “Memleketinize sıla yapınız.” hitabıyla karşılaşır. İki yol arkadaşı ile Kastamonu’ya doğru yola çıkar. Bir akşam üstü Bolu’da Hayreddin Tokadî’nin tekkesi yanında bir hana inerler. Yatsı namazı vaktinde arkadaşları Hz. Şa’bân’a tekkenin yanındaki camiye yatsı namazını kılmak ve dervişlerin zikirlerini dinlemek üzere gitmeyi teklif ederler. Şa’bân-ı Velî “Dervişler bir zincircidirler, onlar insanları çeker, gece gitmek doğru değil, yarın sabah namazına gideriz.” Demişse de arkadaşlarının ısrarı üzerine camiye giderler, zikre katılırlar, zikir bittiğinde arkadaşları Şa’bân-ı Velî’ye “buyurun gidelim” dediklerinde “ben size dervişlerin zincirci olduğunu söyledim, şimdi beni bağladılar, ben sabah namazına kadar camide kalacağım” der ve sabah namazından sonra hana giderek arkadaşlarına Bolu’da kalacağını haber verir.[64]

Şa’bân-ı Velî Hazretleri Tokadî’nin yanında tam 12 yıl kaldı, tarikate hizmet etti, bir müddet sonrada hilafetle Kastamonu’ya gönderildi.

Şa’bân-ı Velî’nin Hayreddin Tokadî tarafından hilafetle Kastamonu’ya görevlendirilişi 1530-1531 yıllarına rastlar.[65]

Kastamonu’ya geldiği ilk günlerde Cemaleddin Camisinde münzevi bir hayat geçirmeğe başlar.

Bir gün Seyyid Sünnetî Mescidine gidip burada erbaine niyet eder. Erbaîn tamamlandıktan sonra Şa’bân-ı Velî halk arasında tanınmağa ve bilinmeğe başlamış ve halk onun sohbetlerine katılmıştır.[66]

Atabeygazi mahallesinde çıkan yangın sonucu Şa’bân-ı Velî’nin dergâhı da yanar. Dervişler ve Kastamonu’nun ileri gelenleri dergahını tamir etmeyi teklif etseler de, o bunu kabul etmez ve Honsalar Camiinde verdiği derslere Hisarardı’ndaki Seyyid Sünnetî Mescid’inde devam eder. Bununla Hızır’ın Seyyid Sünnetî’ye verdiği müjde gerçekleşmiş olur. Halvetî tarikatının Seyyid Sünnetî’den sora Kastamonu ve civarında ünlü bir mürşidi kalmamıştı. Ölümünden sonra yerinin boş kalacağına üzülen Seyyid Sünnetî Efendi, Hz. Hızır’dan yerinin bir müddet boş kalacağını daha sonra fevkalade bir şeyh tarafından doldurulacağı haberini alır.[67]

Şa’bân-ı Velî’nin ahirete intikalleri sevenleri ve müridleri arasında büyük bir üzüntüye sebeb olmuştur. 18 Zilkâde 976/4 Mayıs 1569 tarihinde Cuma günü vefat etmiştir.[68]

Şa’bân-ı Velî her ne kadar yetiştirdiği talebeleriyle birçok canlı eser bıraktı ise de yazılı olarak pek fazla eser bırakmamıştır. İhsan Ozanoğlu, Kastamonu Genel Kütüphanesi’nde Dadaylı Şeyhülislam Sâdi Çelebi’nin Hâşiyet-ü Envâri’t-Tenzîl adlı kitabı ile beraberce ciltlenmiş bir Türkçe tecvitinden bahsetmektedir. Aynı şekilde kayıtlarda bulunup dışarıda nüshasına rastlayamadığı eserlerini de söylemektedir.[69]

b. Dâvûd Kayserî

Dâvûd-i Kayserî, Osmanlı Devleti’nin ilk mutasavvıfı ve ilk Osmanlı müderrisidir. Hayatı hakkında yeterli bilgi olmamakla beraber, 1260 yılında Kayseri’de doğduğu söylenir.[70]

İlim hayatına burada başlayan mutasavvıf, temel eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a gitmiştir. Kahire’de hadis, tefsir ve diğer akli ve nakli ilimleri okumuştur. Tasavvuf yoluna girişi, Sadreddin Konevî’nin öğrencisi olan Kemâlüddîn Kâşânî sayesinde olmuştur.[71] Tasavvuf yolunda ilerleyerek üst derecelere ulaşmanın yanında, fen ilimlerinde de çok yüksek bir dereceye ulaşmıştır. Orhan Gazi’nin İznik’i fethinin ardından şehre yaptırdığı medresenin başına Dâvûd-i Kayserî getirilmiştir. Böylelikle Kayserî, Osmanlı Devleti’nin ilk ilmiye heyetinin yetiştiricisidir. 1350 yılında, bu görevini ifâ ederken Hak’ka vasıl olmuştur. Mezarı İznik’te Çınardibi denilen yerdedir. Yerine öğrencisi Taceddin Gerdevî’yi tayin etmiştir.[72]

Dâvûd-i Kayserî, çok yönlü bir âlimdir. Fıkıh ve hadiste derin bilgin iken, aynı zamanda tasavvuf, kelam ve felsefeye de hâkim bir zâttır. Felsefe konusundaki yetkinliği filozoflara taş çıkartacak türdendir. Tabiat felsefesiyle ilgili görüşleri çağının çok ötesindedir. Kayserî; hem fizik, hem de metafizik açıdan çok gelişkin bir âlimdir.

Mutasavvıfımız, tasavvufî olarak İbnü’l-Fârız, İbnü’l-Arabî ve Abdürrezzâk Kâşânî gibi büyük sûfîlerin sistemleştirdikleri vahdet-i vücûd nazariyesini benimsemiştir. Bu nazariyeyi felsefi olarak yorumlayan ve savunan ilk sûfî müelliftir. Fusûsu’l-Hikem şerhi meşhurdur. Vahdet-i vücûd düşüncesinin İran’da yayılmasını Dâvûd-i Kayserî sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilk müderrisi olan Dâvûd-i Kayserî’nin Fusûsu’l-Hikem’e şerh yazmış bir âlim olması, hiç şüphesiz Osmanlı Devleti’nin daha sonraki devirlerinin ilim ve irfan çizgisini belirlemede büyük rol oynamıştır.[73]

Kayserî’nin tabiat felsefesi ile ilgili görüşleri çok önemlidir. 1932 yılında Wilhelm Ostwald isimli bir bilim adamının kuruculuğunu yaptığı sayılan entropi doktrinini Kayserî temellendirmiştir. Bu düşünceye göre, her şeyin esası enerjidir ve bütün olaylar enerji değişiminden ibarettir. Tabiattaki her şey atomlardan oluşur ve bu atomlar da özünde enerjiden ibarettir.

Dâvûd-i Kayserî’nin en çarpıcı tarafı fen bilimlerini Kuran ayetlerine dayandırmasıdır. Örneği yukarıda sözünü ettiğimiz teorisini Kuran ile temellendirmektedir. Aynı şekilde su da Kayserî’de çok önemli bir yere sahiptir. Suyun varlıkları teşkil eden bütün unsurları içinde barındırdığı fikrini yine Kuran ayetine dayandırmaktadır.[74]

Kayserî’ye göre kâinatta var olan her şey canlıdır. Benimsediği vahdet-i vücûd görüşünün mantıksal bir sonucu olarak, var olan her şeyin Allah’ın hay ve hayat sıfatının yansımasıyla var olduğunu savunur. Yine yer ve göklerin Allah’ı zikrettiğine ve Allah’a secde ettiğine dair Kuran ayetlerini temel alan Dâvûd-i Kayserî’ye göre varlıklar sadece lisan-ı hal ile değil, tabii hayattan kaynaklanan şuur ve ilimle Allah’ı zikrederler.[75]

Dâvûd-i Kayserî’nin kendisinden sonra gelen müellif sûfîler üzerindeki etkisi Fusûsu’l-Hikem Şerhi ile olmuştur. Bu şerh Molla Fenârî, Kutbüddin İznikî, Sofyalı Bâlî Efendi, Abdullah Bosnevî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi Osmanlı âlim ve mutasavvıfları etkilemiştir.[76]

Müellifin İran’lı düşünürler üzerindeki etkisi daha da büyük olmuştur. Şii kelamcısı ve mutasavvıfı Haydar el-Âmulî ve filozof Molla Sadrâ Şirâzî Dâvûd-i Kayserî’den etkilenen isimler arasındadır.

Kayserî’nin en mühim eseri Fusûsu’l-Hikem Şerhi’dir. İbnü’l-Fârız ve Abdürrezzâk el-Kâşânî’nin eserlerini şerh etmiştir. Müellifin zaman felsefesi, Hızır’ın veli mi peygamber mi olduğu üzerine eserleri vardır. Ayrıca Dâvûd-i Kayserî, Mutezile’yi eleştiren bir eserin yanı sıra, vahdet-i vücûd nazariyesi açısından vahdet kesret ilişkisinin incelendiği bir eserin de sahibidir. Allah kendisinden razı olsun.

c. Aziz Mahmud Hüdâyî

    Tarîkatlar, asr-ı saadette zühd hayatı ile başlayıp XII. ve XIII. Asırlardan itibaren de teşkilatlanmaya başlayan tasavvuf hareketidir. Bu tasavvuf hareketinin pirlerinden biri de, Celvetiyye Tarikatı’nın kurucusu, şair, edip, sohbetleri, irşâd ve vaaz-u nasihatleriyle zamanında olduğu kadar günümüzde de manevi olarak yaşadığına inandığımız büyük bir mutasavvıf olan Aziz Mahmud Hüdâyî ‘dir. Bu değerli mutasavvıfın hayatı, yetişmesi, ilmî, edebî kişiliği ve tasavvufî yönünün büyüklüğü, halk üzerinde bıraktığı ve bırakmaya devam ettiği büyük tesire bakılarak da anlaşılabilir. Aziz Mahmud Hüdâyî, 948( 1541) Şereflikoçhisar’da doğmuş, çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar’da ilk tahsiline başlamıştır. Daha sonra İstanbul’a giderek Küçükayasofya medresesine girmiş, medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nâsırzâde Ramazan Efendi’nin yardımcısı olmuştur. O yıllarda bir yandan da Halvetiyye tarikatına mensup Küçükayasofya Camii şeyhi Nûreddinzâde Muslıhuddin Efendi’nin sohbetlerine devam etmiş ve daha sonra, hocası Nâsırzâde ile birlikte Mısır ve Şam’da bulunmuştur.1573’te Mısır’dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye medresesi’ne müderris ve Câmi-i Atik Mahkemesi’ne nâib tayin edilen Hüdâyî, Bursa’ya gelişinin üçüncü yılında ise hocasını kaybetmiştir. Hocası Nâsırzâde’nin vefâtı (984 Şaban/1576 Ekim)’n dan sonra gördüğü rüyalardaki bazı manevî işaretlerle, vaazlarına devam ettiği Üftâde Efendi (988/1580)’ye intisab ederek “gam ve bela” mesleği kabul ettiği müderrislik ve nâiblikten otuzaltı yaşında ayrılmıştır. Bundan sonra, Hüdâyî’den mürşidi Hz. Üftâde, evvelâ mal ve mülkten, ikinci olarak memuriyetten feragat etmesini, üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istemiş, O’da tüm bunları tereddütsüz kabul ederek, irşad halkasına katılmıştır. Hüdâyî, bey’at ederken mürşidine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve mülkünü fukarâya dağıtıp, sonrada memûriyeti terk etmiştir. Arkasından da nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyâzata başlamış, riyâzatı esnasında ise bir elmayı koklayıp üç günde bir iftar ettiği rivayet edildiği gibi bizzat kendisi “riyâzat günlerinde sadece kuru ekmekle iktifâ ettiğini” ve bu yüzden yolda dirilerden çok ölülerle karşılaştığını kaydetmiştir. Nefsini terbiye maksadıyla kadılık yaptığı cübbe ile bulunduğu mahallede ciğer satan Hüdâyî, şeyhi yanında çok sıkı bir seyr-u sulûke tâbî tutularak üç sene gibi kısa bir zamanda hilâfet alacak seviyeye gelmiştir. Seyr-u ikmalden sonra Şeyh Üftâde, kendisini memleketi Sivrihisar’a halife tayin etse de burada ancak altı ay kalabilen Hüdâyî, şeyhi Üftâdeyi ziyaret maksadıyla Bursa’ya dönmüş, fakat şeyhi vefât edince Rumeli’ye gitmiş, Trakya ve Balkanlar’da bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a gelerek Küçükayasofya Camii Tekkesi’nde sekiz yıllık şeyhlik makâmında bulunmuştur. Bu arada Fâtih Câmii’nde de vâizlik yapan Hüdâyî, tefsir ve hadis okutmuş, daha sonra Üsküdar’da Hüdâyî dergâhının bulunduğu yeri 1589’da satın alarak buraların inşasıyla ilgilenmek maksadıyla Fâtih Câmii vâizliğini bırakmıştır. Kanûnî ’nin kızı Mihrimah Sultan’dan torunu Ayşe Sultan (v.1598) ile de evlendiği rivâyet edilen Aziz Mahmûd Hüdâyî, Safer 1038(Ekim 1638) de vefât etmitir. Altısı kız olmak üzere onbir çocuğu olmuş olup nesli; kızları Ümmü Gülsüm(v.1641), Zeynep(v.1642) ve Fatma Zehra (v.1675) vasıtasıyla devam etmiştir. Onun vefâtından sonra ise bıraktığı zengin vakfiyesi sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınak ve barınağı olan Hüdâyî, özellikle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında: “Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler” şeklindeki duası ve manevi tesiri sayesinde türbesini, İstanbul’da Eyüp Sultan’dan sonra ziyaretçisi en çok olan türbeler arasına koymuştur. Hüdâyî, Osmanlı padişahları üzerinde derin etkisi olan bir zât olması yönüyle de önemlidir. O, Kânûnî devrinden başlamak üzere ilgi ve sevgi görmüş; III. Murad’a, devrin padişahına, emredercesine mektuplar yazabilecek kadar arası iyi olmuş; I.Ahmed ve II. Osman üzerinde de nüfûzu olmuş, IV. Murad’ın da sevgi ve saygısını kazanmıştır. Hatta II. Osman döneminde Padişahın gazabından kaçanların Hüdâyî Tekkesine sığınmaları ve bu sayede affedilmeleri, Hüdâyî’nin bilhassa halkın ihtiyaçları hususunda Padişah III. Murad’ ı ısrarlı bir üslûb ile hizmete teşvik etmesi, bu konuda da etkili olması, halk arasında tarîkat pirlerinin padişah ve halk arasında ne kadar mühim bir vazife gördüğünün göstergesidir. Hüdâyî’nin yaşadığı devir, siyâsî olduğu kadar ilmî bakımdan da Osmanlı’nın en üst seviyede olduğu bir dönemdir. Böyle bir dönemde medreseden yetişerek kadılık ve müderrislik pâyelerini aldıktan sonra tasavvuf, tefsir ve fıkıh gibi sahalarda otuza yakın eser yazmış olması, Hüdâyî’nin ilmî olgunluğunun göstergesidir. İlmî, edebî, kişiliğinin yanı sıra şiirlerinin büyük bir bölümünü; vahdet-i vücûd, münâcât, günahlardan af dileme, Hz. Peygamber’den şefaat isteme ve Hakk yolcularının rûhî yönünü geliştirmek için yazmış olması önemlidir. Bestelenmiş şiirleri de çok olan Hüdâyî’nin, şiirlerinden birisi de şöyledir:

Ey Hazret-i Rahmân’ım Tevfîk ü hidâyet et

Âlemlere Sultân’ım Tevfîk ü hidâyet et

Sen Kâdir-i mutlaksın hem ehram ü eşfaksın

İhsân edici Hakk’sın Tevfîk ü hidâyet et.

Derken, Allah’tan doğru yolu göstermesini, rahmet ve şefkatini esirgememesini dilemekte; Hak yolcusunun gideceği yolu göstermektedir. Celvetiyye Tarîkati’nin Üftâde ve kendisiyle başladığı düşünüldüğünde manevi konumunun büyüklüğü anlaşılan Aziz Mahmud Hüdâyî’nin en önemli eserlerinden bazıları ise; Dîvan-ı ilâhiyat, Tarikatname, Tezakir-i Hüdaî’dir. Seyr-i sülûka başladığı andan itibaren hayatını tamamen değiştiren, Rabbinin rızâsı için tüm malından, mülkünden vazgeçen, zenginlik içerisindeyken tüm bunları elinin tersiyle iten, dünya’nın süsüne ve gösterişine aldanmayan, zâhidâne yaşayıp öyle göç eden büyük Allah dostu Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin bu hizmet dolu hayatı hepimize bir örnektir.

d. Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi

İbrahim Efendi Eğridereli zengin bir zatın oğludur.[77] İbrahim Efendi Sefine-i Evliya müellifi Hüseyin Vassaf’a göre 1592 yılında Konya Aksarayı’nda Eğridere’de veya zayıf bir rivayete göre de İstanbul Aksaray’da doğmuştur.[78]

Lakabı kaynaklarda Oğlanlar Şeyhi, Oğlan Şeyhi, Oğlan Şeyh, Olanlar Şeyhi ve Olan Şeyhi olarak geçmektedir. Bu lakablardan en çok kullanılanı ise Oğlan Şeyh’tir.[79]

İbrahim Efendi’nin tahsil hayatına dair pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Her ne kadar Hüseyin Vassaf, onun “senelerce tarik-ı tahsilde” bulunduğunu zikretse de, nerede ve kimlerden ders aldığını ve hangi alanlarda uzmanlaştığını belirtmez. İbrahim Efendi’nin “sinn-i temyize vasıl olunca” İstanbul’a geldiği zikredildiğine göre onun ilk eğitimini memleketinde almış olduğu düşünülebilir.[80]

İbrahim Efendi tekkesinde irşad hizmetine devam ederken Rebiülevvel 1064/1654’de vefat etmiştir.[81] İstanbul Aksaray’daki tekkesine defnedilmiştir.[82]

İbrahim Efendi şairliğinin yanında daha çok mutasavvıflığıyla temayüz etmiş bir şahsiyettir. İbrahim Efendi’nin tarikatı ve sufi çevresiyle ilgili en önemli kaynak, bizzat kendi eserleri ile halifesi Sunullah Gaybi’nin eserleridir. Sunullah Gaybi’nin özellikle Sohbetname isimli eseri İbrahim Efendi’nin hayatı ve fikirleri hakkındaki en önemli kaynaklardan biridir.

İbrahim Efendi bizzat kendisi silsile-i manevi ve silsile-i suri şeklinde tanımladığı iki ayrı tarikat zincirine bağlı olduğunu söylemektedir. Onun silsile-i manevi dediği, Tab Tab şah Ali’den alınan Bayrami-Melami çizgidir. Silsile-i suri ise, Hakikizade Osman Efendi ile takip edilen Halvetiliğe işaret etmektedir. Buna ilave olarak Aziz Mahmud Hüdayi ve Abdulahad Nuri dolayısıyla Celveti ve Sivasi muhiti de zikredilebilir.

İbrahim Efendi’nin Halveti çizgiye intisabı İstanbul’a gelmesinden sonradır.[83] İbrahim Efendi Aziz Mahmud Hüdayi’den de feyz almıştır.[84]

İbrahim Efendi’nin kendisinden feyz aldığı diğer bir şahsiyet de Abdülahad Nuri’dir. Onun Abdülahad Nuri’ye bağlanması ise şu şekilde olmuştur: İbrahim Efendi yetmiş yaşını aştığı sıralarda rüyasında Hz. Peygamberi görür ve kendisine Abdülahad Nuri’nin tarikatına girmesi emredilir. Bunun üzerine İbrahim Efendi çeşitli hediyelerle Abdulahad Nuri Efendi’ye gelip intisab eder[85] ve bu rüyayı nazmen yazıp Abdülahad Nuri’ye sunar.[86]

İbrahim Efendi geride bırakmış olduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde bir kısım düşünür ve yazarın dikkatini çekerek araştırmalarına konu olmuştur. Bunlar arasında Rıza Tevfik, Hüseyin Vassaf, Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı ilk akla gelenlerdir.[87]

İbrahim Efendi sufi kimliğini öne çıkartan bir şairdir. Dönemin şiir geleneği içinde eser vermekle birlikte, şairliği konusunda pek iddialı değildir. Bu sebeple de, edebiyatımızın temel kaynaklarında hakkında pek fazla bilgi bulunmadığı gibi, hakkında bilgi verilen kaynaklarda da mahlası zikredilmemektedir. Onun şiirlerinde kullandığı mahlas İbrahim ya da Şeyh İbrahim şeklinde doğrudan doğruya ismidir. Bunlardan en çok kullanılanı ise İbrahim’dir.[88]

Eserleri; Dîvan, Vahdetname ve Müfid ü muhtasar’dır. Eserlerinde İbn Arabî etkisi baskın olan, hatta kendisine “Sâni-i Muhyiddin Arabi” diye hitap edilen İbrahim Efendi, eserlerinde tasavvuf düşüncesinin temel nazariyelerini içselleştirirek sunmuştur. İbrahim Efendi dini-tasavvufi edebiyat açısından önemli birer kaynak niteliğinde olarak kabul edilen eserleriyle yaşadığı dönemin tasavvuf düşüncesi ve hareketlerine ışık tutan önemli bir şahsiyettir.

Kıssadan Hisse

a. EDEB: Dâvud-i Tâî şöyle anlatmıştır: “Yirmi yıl Ebû Hanife Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim, ne yalnızken, ne de yanında birileri varken başı açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadıyla ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine: “Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var” dedim. Bana “Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir” dedi.”

HİSSE: Sultanın veya yüksek mevkiden bir kimsenin huzûrunda olanlar dışarıda davrandıkları gibi davranamaz ve bulundukları yer ve makama uygun tavırlar sergileyebilmek için gayret gösteririler. Ehlullâh da her an Allah’ın huzûrunda oldukları idrâkiyle yaşadıklarından edebi asla terk etmezler.

b. KERAMET: Bir gün müridleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nden keramet istemişlerdi. Buyurdular ki: “Bizim kerametimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?..” Ardından tasavvufta mühim olan hususun keramet değil istikamet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular: “Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: “Ey Allah’ın velisi merhaba!” diye seslendiğini duysa, zahire de batınen de bu sese asla iltifat etmemeli! Bilakis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyadeleşmelidir.” Bunun zerine bazı müridleri: “Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman keramet zahir olmakta!..” dediler. O büyük tevazu abidesi: “O müşahede ettikleriniz, müridlerimin kerametleridir” buyurdu.

HİSSE: İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine daima keramet değil, istikameti düstur edinerek nail oldukları yüce makamlara erişebilmişlerdir. Onlar, keramet sayesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişleridir. Onlara göre yegâne marifet, Hakk’ın rızasında râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içerisinde istikamet üzere yaşayabilmektir.

c. MÜMİNİN DUASI: Ma’rûf-i Kerhî’nin oruçlu olduğu bir gün idi. İkindi vaktine yakın pazardan geçerken bir sakanın (sucunun): “Bu sudan içene Allah rahmet ve bereketi ile muamele eylesin!” diye dua ettiğini gördü ve icabet edip orucunu bozdu. Yanındakiler: “Efendim, orucunuzu niçin bozdunuz?” dediler. Ma’rûf hazretleri: “Sakanın duasındaki berekete nail olmak istedim” buyurdu. Vefâtından sonra kendisini rüyada görüp sordular: “Allah sana nasıl muamele etti?” Cevap verdi: “Sakanın o hâlisâne duası bereketiyle Rabbim beni bağışladı. Bana merhametle muamele buyurdu.”

HİSSE: Gönlü Allah ile beraber nice garipler vardır ki, bazen onların duaları nafile ibadetten daha müessirdir. Ancak daha mühim bir fazilet dolayısıyla bozulan nafile oruçlar da sonradan kaza edilmelidir. Burada anlatılmak istenen husus, ehemi (daha önemliyi) mühime tercih edebilmektir. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyurur: “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat “şöyle olacak” diye yemin etseler, isteklerine Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir. Size cehennemliklerin kimler olsuğunu söyleyeyim mi? Onlar da katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhârî, Eymân, 9; Müslim, Cennet, 47)

d. NEFİSLE MÜCADELE: Rivayete göre Aziz Mahmud Hüdayi, Üftade Hazretlerine intisap ettikten sonra tuvalet temizliği yapmaya baslar. Bir gün yine bu çetin is sırasında sokaktan yeni Bursa kadısının seçildiği haberini duyar. Tarikata girerken, nefsini terbiye için bıraktığı kadılık makamı, bir an için gönlüne bir şüphe düşmesine sebep olur ve aklından “koskoca kadı bu hallere mi düşecekti” düşüncesi geçer. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlanır ve "Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermemiş miydin?" diyerek bu hâle tövbe eder. Ardından elindeki süpürgeyi bırakıp, taşları sakalıyla süpürerek nefsine bir ders vermek ister fakat arkasından, Üftade Hazretleri onu tutarak, "Mahmûd, evlâdım! Sakal mübarek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksat sana bu mertebeyi atlatmaktı" buyurarak, Hüdâyî'yi alıp içeri dergâha götürür.

HİSSE: Tasavvufta yüksek mertebelere gelmek, nefisle çetin bir mücadeleyi gerektirir. Yıllar süren bir nefis mücadelesinin sonunda bile sesini duyurabilen nefis, kalpteki ihlâsın, amellerin yardımı ve en çok da mürşidin himmetiyle alt edilebilir.

[1] . Abdürrezzak Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, Çev.: Dr. Ekrem Demirli, iz Yay: İst., 2004,s.261.

[2] . Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Rehber yay:Ank., s. 589.

[3] . Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, Çev: Ahmed Avni Konuk, haz.: Dr. Selçuk Eraydın, İz Yay: İst, 1994, s. 72, Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, el-Lüma(İslam Tasavvufu), Çev: Hasan Kamil Yılmaz, Erkam Yay: İst., 1996 , s. 61.

[4] . Mevlânâ, age, s. 72.

[5] . İmâm-ı Gazâlî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb(Kalplerin Azığı), Çev.: Muharrem Tan, İz Yay: İst., 1999, c. II, s. 620.

[6] . Gazâlî, age, s. 617.

[7] . İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-yı Ulûmiddîn, Çev: Ali Arslan, Arslan Yay.:İst., 1973, c. VIII, s. 625.

[8] . Zümer/53.     

[9] . Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb(Kalplerin Azığı), Çev.: Muharrem Tan, İz Yay: İst., 1999, c. II, s. 351.

[10] . Abdürrezzak Kâşânî, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Ekrem Demirli. İstanbul: İz Yayıncılık, 2004. s. 597.

[11] . Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Marifet Yayınları, 1991. s. 529.

[12] . A.g.e. s. 529.

[13] . Kuşeyri, s. 179.

[14] . Zafer Erginli, “Yakîn”, Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Kalem Yayınevi, 2006, s. 449.

[15] . A.g.e. s. 450.

[16] . Uludağ, s. 529.

[17] . Erginli, s. 452.

[18] . İlyas Karslı, Arapça Türkçe Temel Sözlük, sh.320

[19] . Yeni Asya Neşriyât, Osmanlıca-Türkçe Lügat, sh.1162

[20] . Mustafa Nihat Özön, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, sh.742

[21] . “Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.” Bakara Sûresi 248. âyet.

[22] . Safer Baba, a.g.e., sh.244

[23] . Kâşânî, a.g.e., sh.303

[24] . Hakîm Tirmizî, Hatmu’l Evliyâ-Velîliğin Sonu, trc. Salih Çift, İstanbul 2oo6, sh.101

[25] . Sekîne mefhûmunun Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanışları için bkz. Bilal Umaç, Kur’ân’da Şifa, Sekîne Ve Tuma’nîne Kavramları, Van YYÜSBE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Van 2007, sh.29-63

[26] . Tevbe Sûresi 26. âyet

[27] . Tevbe Sûresi 40. âyet

[28] . Fetih Sûresi 4. âyet

[29] . Safer Baba, a.g.e., sh.244

[30] . Hakîm Tirmizî, Hatmu’l Evliyâ-Velîliğin Sonu, sh.136

[31] . Hakîm Tirmizî, Hatmu’l Evliyâ-Velîliğin Sonu, sh.69’dan naklen İbnü’l-Arabî, El-Cevâbu’l-Müstakim ammâ seele anhu et-Tirmizî el-Hakîm, Beyâzıt, 3750, vr. 243a-.

[32] . Hakîm Tirmizî, Hatmu’l Evliyâ-Velîliğin Sonu, sh.75’ten naklen a.g.e. vr.249b

[33] . Kâşânî, a.g.e., sh.303

[34] . Fetih Sûresi 18. âyet

[35] . Fetih Sûresi 26. âyet

[36] . Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 717.

[37] . Ethem Cebecioğlu, a.g.e, s. 717.

[38] . Mâide 23, Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma’, (çev. Hasan Kâmil Yılmaz), Erkam Yayınları, s. 49-50.

[39] . Enfâl 2.

[40] . Nahl 99.

[41] . Hasan Kâmil Yılmaz, Ana hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, s. 174-175.

[42] . İbn Mâce, Zühd, 14.

[43] . Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e, s.175.

[44] . Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî rivayet etmiştir.

[45] . Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 167.

[46] . Ethem Cebecioğlu, a.g.e, s. 717.

[47] . Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 167.

[48] . Hasan Kâmil Yılmaz, a.g.e, s.175-176.

[49] . Mustafa Kara, a.g.e, s. 83.

[50] . Ebû Nasr Serrâc Tûsî, a.g.e, s. 50.

[51] . Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergâh Yayınları, s. 83.

[52] . Mustafa Kara, a.g.e, s. 83.

[53] . Mustafa Kara, a.g.e, s. 83.

[54] . Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, (çev. Ahmed Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, c. 4, s. 474.

[55] . Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, (haz. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, s. 303.

[56] . Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, (haz. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, s. 305.

[57] . Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, (haz. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, s. 307.

[58] . Fazıl Çiftçi, Hazret-i Pir Şeyh Şa’bân-ı Velî, Kastamonu: Hazret-i Pir Şeyh Şa’bân-ı Velî Kültür Vakfı Yay., 2002, sf.94.

[59] . Osmanzâde Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ, haz.: Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Prof. Dr. Ali Yılmaz, İst.:Kitabevi, 2006, c.III., sf. 511.

[60] . İhsan Ozanoğlu, Türk Büyüklerinden Ünlü Bilgin ve Mutasavvıf Şa’bân-ı Velî Hayatı, Eserleri ve Külliyesi, Kastamonu: Şa’bân-ı Velî Musa Fakıh Camileri Onarma Cemiyeti(Yenises Matbaası),, 1966, sf. 6.

[61] . Sadık Vicdânî, Tarikatler ve Silsileleri(Tomâr-ı Turuk-u Aliyye), Haz.:Doç.Dr. İrfan Gündüz, Enderun Kitabevi:İst.,1995, sf. 210. İhsan Ozanoğlu Gökçeağaç bucağı, Çakırçayı köyü, Cimdar mahallesinde doğduğu belirtilir. Bkz. Ozanoğlu, age, sf.6.

[62] . Ozanoğlu, age, sf. 6-7.

[63] . Vassaf, age, sf. 512.

[64] . Ziya Demircioğlu Şeyh Şa’bân-ı Velî ve Postnişinleri, Kastamonu: Kastamonu Şaban-ı Veli Derneği Yay.( Ayvatoğlu Matbaası), 1990, sf.5.

[65] . Nihal L. Yazar, , Halvetîliğin Şeyh Şa’bân-ı Velî Kolu Menâkıb-ı Şa’bân-ı Velî ve Türbenâme,Ank.: Mas Matbaacılık, 1985, sf.14.

[66] . Yazar, age, sf.15.

[67] . Yazar, age, sf.16.

[68] . Vassaf, age, sf.518.

[69] . Ozanoğlu, age, sf.10.

[70] . Mehmet Bayraktar, “Dâvûd-i Kayserî”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 9, s. 32.

[71] . Evliyalar Ansiklopedisi, Cilt 4 s. 424.

[72] . Bayraktar, s. 33.

[73] . Mustafa Tahralı, “Davud el-Kayserî’nin Fusus Şerhi Mukaddimesi”, Davud el-Kayserî Sempozyumu, s. 261.

[74] . Bayraktar, s. 33.

[75] . A. e. s. 33.

[76] . A. e. s. 34.

[77] . Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler, Gri Yay., İstanbul 1982, s. 90

[78] . Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Kitabevi 2006, c. II, s. 483

[79] . Bilal Kemikli, “Bayrami-Melami Şair: Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, İstanbul 2002, sy. 7, s. 241-242

[80] . Bilal Kemikli, a.g.m, s. 249-250, bkz. Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, s. 512, Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler, s. 90

[81] . Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, yay. haz. Nuri Akbayar, İstanbul 1996, c. 3, s. 760

[82] . Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, s. 484          

[83] . Bilal Kemikli, a.g.m, s. 252

[84] . Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, haz. Ali Fikri Yavuz, Meral yayınevi, 1972, s. 170

[85] . Bilal Kemikli, a.g.m, s. 261    

[86] . Fevziye Abdullah Tansel, “Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi ve Devriyesi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 17, Ankara 1969, s. 187

[87] . Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf: Sufiler, Devlet ve Ulema, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2001, s. 332

[88] . Bilal Kemikli, a.g.m, s. 240-246

casus telefon
casus teleon
casus telefon